Ana içeriğe atla

 HİKMET 

Klasik sözlüklerde hikmet kelimesinin (çoğulu hikem) “yargıda bulunmak” anlamındaki hükm masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca “engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak” mânalarına gelen ihkâm masdarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tesbitine göre Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra hüküm de denmektedir (Cemheretü’l-luġa, “ḥkm”). Bu iki kelimenin anlamını birbirine daha da yaklaştıran Cevherî, hikmetin ihkâmla bağlantısı sebebiyle hakîm kelimesine hem “işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan” hem de “âlim ve ilmî hüküm sahibi” mânalarını vermektedir. İshak b. İbrâhim el-Fârâbî ise hikmetin anlamını kısaca “mânaları idrak etmek” şeklinde açıklamaktadır (Dîvânü’l-edeb, I, 200). Batı kaynakları, Arapça hikmetin Kitâb-ı Mukaddes’in birçok yerinde “zihnî kabiliyet, ustalık” anlamında kullanılan İbrânîce hokhmah kelimesiyle aynı semitik köke dayandığını belirtir (ER, VI, 415; EJd., XVI, 558).

Kur’ân-ı Kerîm’de hikmet, on yerde kitap kelimesiyle beraber olmak üzere yirmi defa geçmektedir; ayrıca üç defa “mülk”, birer defa da mev‘iza, hayır, âyet kelimeleriyle birlikte kullanılmıştır; “hikmetün bâliga” terkibi ise bizzat Kur’ân-ı Kerîm’i ifade eder. Bu kelimelerin hikmetle birlikte kullanılması, hikmetin hangi anlama delâlet ettiği hususunda çeşitli yorumlara yol açmıştır. Kur’an terminolojisine dair günümüze ulaşmış en eski metinlerden biri olan Mukātil b. Süleyman’ın (ö. 150/767) el-Vücûh ve’n-neẓâʾir adlı eserinde hikmetin beş “vech”i olduğu belirtilmektedir. 

1. Kur’an’da emir ve nehiy kipleriyle geçen öğütler anlamındaki hikmet (meselâ bk. el-Bakara 2/231; Âl-i İmrân 3/48; en-Nisâ 4/113), 

2. Anlayış (fehm) ve ilim anlamındaki hikmet (Meryem 19/12), 

3. Nübüvvette hikmet (el-Bakara 2/251; en-Nisâ 4/54; Sâd 38/20), 

4. Kur’an’ın doğru uygulama anlamındaki hikmet (el-Bakara 2/269), 

5. Bizzat Kur’an (en-Nahl 16/125).

 Râgıb el-İsfahânî ise hikmet terimini “ilim ve akılla gerçeği, Hakikati bulma” şeklinde tanımlamaktadır. 

Müfessirler Kur’an’da yer alan hikmet terimini çeşitli şekillerde yorumlamışlardır. İbn Cerîr et-Taberî, “Onlara kitap ve hikmeti öğretir” âyetiyle (el-Bakara 2/129), “Hikmeti dilediğine verir; kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş demektir; ancak akıl sahipleri düşünürler” meâlindeki âyeti (el-Bakara 2/269) yorumlarken bu terimi etraflıca ele almıştır. Ona göre verildiği belirtilen hikmet “söz ve fiilde isabet”tir. 

Zemahşerî, Allah’ın dilediğine büyük bir hayır olarak verdiği hikmeti (el-Bakara 2/269) “ilim ve amel uygunluğu” şeklinde yorumlamıştır. Ona göre âyetin devamından da anlaşılacağı üzere Allah’ın katında hakîm ilmiyle amel eden âlimdir (el-Keşşâf, I, 396). Kurtubi ise “kitabın doğru anlamak ve uygulamak” demiştir.

Hikmet, Yâsîn 36:2’de de belirtildiği gibi “el-hakîm olan Kur’an hakikatleriyle donanımlı olmak” demektir. Hikmet sahibi olmak Yüce Allah’ın emir ve yasaklarının yer aldığı vahiy ile buluşarak derin bir muhakeme ve isabet sahibi olabilme erdemidir.

Hikmet Allah için kullanıldığında “eşyayı bilmek ve onu en sağlam ve kusursuz biçimde yerli yerinde, dengeli ve muntazam yaratmak, yapmak, ortaya koymak, işin arka perdesini bilmek”, insan için kullanıldığında “Allah'ın yasaklarından alıkoymak, sakındırmak, Kur'ân-ı en doğru şekilde uygulamak ve onunla en isabetli, doğru şekilde hükmetmek, pratik hayatta uygulama yeteneği” anlamına gelmektedir.

Hüküm hikmetten daha geneldir. Zira her hikmet hükümdür, fakat her hüküm hikmet değildir.

Kısaca hikmet; vahyi yani Allah'ın hükümlerini doğru, adaletli ve isabetli, Allah'ın razı olacağı şekilde uygulamaktır. Bütün nebilere hikmet verilmiştir. Çünkü Allah'ın vahyini en doğru ve isabetli onlar uygular. Allah, nebiler dışındaki bazı müslümanlara da Kur'an derinlemesine/detaylı anlama, bilme (ilim) ve hikmet yani bildiği ilimle doğru  ve isabetli şekilde amel etme, karar verme (hakemlik/ yapma) yeteneği vermiştir.


Şimdi gelin hikmet ile ilgili ayetlere bakalım:


"Hikmeti (bildiğiyle doğru ve isabetli Âmel etmeyi, karar vermeyi) dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri (aklını kullananlar) ibret alır." (Bakara 269)


Bazılar, hikmetin, Hz. Peygamberin sünneti olduğunu iddia ediyorlar. Bunlara göre Kur’an’la birlikte hikmet, yani sünnet de vahiy edilmiştir. Yani haşa sünneti de vahiy kapsamında düşünüyorlar. Oysa bu iddia batıldır. Çünkü ayette göre yüce Allah dileyen/hak eden/ herkese hikmeti veriyor. Eğer hikmet sünnet ise, o zaman Hz. Peygamberden başka onun gibi nice insanlar da sünnet sahibi olurlar. Daha açık bir ifadeyle Hz. Peygamberden başkasına vahiy verilir anlamı çıkıyor. Yani benim, senin ve başkasının da Hz. Peygamber gibi sünneti olabiliyor muş? Çünkü yüce Allah Hz. Lokman’a, diğer peygamberlere ve hatta bu ayette göre peygamber olmayanlara da hak eden herkese hikmeti verir. Eğer bize de hikmet verilebiliyorsa, demek ki, hikmet sünnet değildir. Ayrıca bu iddiadan hareketle sünnet, hikmet adı altında Hz. Peygambere vahiy yoluyla verilmiştir desek, o zaman onun bütün sünneti de Müslümanlara farzdır dememeniz gerekir. Çünkü bu iddiaya göre sünnet de vahiy ürünü olur. Hâlbuki Hz. Peygamberin kıldığı hiçbir nafile namaz, giyim-kuşam vs. Müslümanlara farz değildir. Özetle, sünneti, vahyin bir parçası olarak düşünmek, Allah muhafaza! Kur’an’a olan imanı da zedelemektedir. Çünkü Resûllah hem Nebi (Beşer Haberci) hem Resûl (elçi) dir. Din konusunda resul vahye uyar ve vahyi aktarıp yaşar. Dünyevi konularda ise nefsine göre hareket eder. Bu yüzden her yaptığı vahiy değil din konusunda yaptığı vahiydir ve onlarda Kur'ân da yazılıdır.


"Ya da Allah'ın insanlara cömertçe sunduğu nimet ve bol ihsanına karşı haset mi ediyorlar? Oysa Biz İbrahim ailesine (ki sen de o nesildensin) vahiy ve hikmet vermiş (kitaptaki bilgileri pratik hayatta uygulama yeteneği) bahşetmiş ve onlara güçlü bir hükümranlık vermiştik." (Nisâ 54)


"Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve (O'nun) hikmetini (Resûl nasıl Kur'ân'ı uyguluyor) düşünün! Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır." (Ahzab 34)


Hz. Muhammed’in hanımlarının “Yüce Allah’ın ayetlerine” ve onların uygulanma ve hükme dönüştürülme biçimi olan “hikmet”e kulak vermeleri kendilerinden ve elbette ümmetin bütün fertlerinden istenmektedir. Bu birliktelik Kur’an buyruklarının insanlar tarafından uygulanabilir oluşunun en önemli ispatıdır. 

Aynı zamanda “Allah’ın ayetlerini ve hikmetini düşünmek” Kur’an çalışması yapmak demektir. Bu ayet evlerde günün belli saatlerinde Kur’an’ı anlama çalışması yapılması gerektiğini anlatmaktadır. Yani, “Kur’an çalışması yaparak dininizle tanışın, Allah’ın kanunlarını öğrenin, emir, ilke ve kurallarını görün, yasaklarını bilin. Hayata nasıl geçireceğiz ve nasıl erdemli kişi olup cennete varis olacağınızı anlayın!” diyor.


"Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet (vahyi doğru ve isabetli uygulamayı) ve güzel konuşma yeteneği vermiştik." (Sad 20)


Hz. Davud, heybetli olmak, Allah tarafından yardıma uğramak ve kendisine birçok muhafız verilmek, büyük ordulara kumanda etmek gibi pâyelerle güçlendirilmiş, ayrıca peygamberlik, kitap, ilim, güzel konuşma ve vahiyle doğru ve isabetli hükmetme, uygulama yeteneğine sahipti. 


"İsa, (hakîkati gözler önüne seren) apaçık mûcizelerle (İsrail Oğulları’na) gelince, “Bakın;” demişti, “ben size, (Rabb’inizden) hikmet dolu sözler getirdim ve üzerinde ayrılığa düştüğünüz konuların önemli bir kısmını açıklığa kavuşturmak için (size Allah tarafında gönderildim!) O hâlde, Allah’a yürekten bir saygıyla bağlanın ve (O’nun elçisi olmam hasebiyle) bana itaat edin!” (Zuhruf 63)


 (وأطيعوني) ‘’ve bana, (tebliğ ettiğim Allah’ın mesajları hususunda) itaat edin.’’ şeklindedir. Çünkü mutlak itaat sadece yüce Allah’adır. Elçilere itaat ise, Allah’tan vahiyle aldıkları mesajları tebliğ etme hususundadır. Bu nedenle Kur’an’da geçen (أطيعوا الله وأطيعواالرسول) gibi ayetlerin anlamı şöyledir. ‘’Allah’a ve (tebliğ ettiği Allah’ın mesajları hususunda) elçisine itaat edin.’’ şeklindedir. Yani elçiye itaat, tebliğ ettiği ilahi mesajlara iman etmek, anlamaya çalışmak, uygulamak ve gereğini yapmaktır.


"Andolsun ki, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) alıkoyacak, anlamlı ve etkili nice haberler gelmiştir. Bu (Allah’ın) üstün bir hikmettir. Fakat (gelen) uyarılar (inanmak gibi bir niyetleri olmadığı için onlara) hiç bir fayda vermemiştir." (Kamer 4,5)


“Bunun üzerine, onları Allah’ın izniyle (iradesiyle) bozguna uğrattılar. (Yurtlarından sürülüp, ezilmiş ve tüm hakları ellerinden alınmış inananların safında bulunan) Davud da (işgalci, cani, zalim, azgın ve diktatör düşman hükümdarı) Calut’u öldürdü; Allah da ona mülk (hükümranlık) ve hikmet (bildiğiyle/vahiyle doğru ve isabetli amel etme ve karar verme yetisi) verdi ve istediği şeyin bilgisini öğretti. Ve eğer Allah insanların bir kısmıyla (meşru müdafaa hakkını kullanmak zorunda kalanlarla) diğerlerini (saldırgan güçleri) savmasaydı (insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma izni, gücü ve bilinci vermeseydi) yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı: Fakat Allah bütün âlemlere (insanlara) karşı sınırsız lütuf sahibidir." (Bakara 251)


Calut’u öldüren Davud, Hz. Süleyman’ın babası olan hükümdar peygamber Hz. Davud’dur. Yüce Allah ona mülk yani hükümdarlık vermiş, ayrıca hikmet denen “kararlarında isabet edebilecek muhakeme gücü” kendisine ihsan etmiştir. Bu özelikle Hz. Davud’a peygamberlik verildiğinin ifadesidir.

Yorumlar

  1. Allah razı olsun gayet güzel bir içerik olmuş. Okurken aklıma şunlar takıldı. Sünnetin vahiy kapsamında olmadığını söylemişsiniz. Ama biz peygambere kuran dışında da vahiy geldiğini kabul etmiyor muyuz? Örneğin rüya vasıtası ile de bir peygambere vahiy gelemez mi?
    Bide peygamberimiz(sav) “Dünyevi konularda ise nefsine göre hareket eder. “ demişsiniz. Nefis kötülüğü emretmez mi ? Peygamberimiz için nasıl nefsine göre hareket etmiş diyebiliriz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
    2. Öncelikle okuyup yorum yaptığınız için teşekkür ederim. Biz Kur'ân dışı vahye inanmıyoruz. Çünkü Kur’ân dışı diye bir vahiy yoktur. Zaten peygamberlerimize Kur'ân yani ayetler 3 şekilde vahyedildi:
      1- Altı ay süren sadık rüyalar şeklinde gerçekleşmiştir.
      2- Uyanıkken melek görünmeksizin vahyi Peygamberin kalbine ilka buyurması ile gerçekleşir.
      3- Melek Cebrail insan suretinde temessül etmesi ile gerçekleşir.
      Yani o bahsettiğiniz rüya yolu Kur'ân dışı bir vahiy değil, Kur’an’ın vahyediliş yollarından biridir. Peygamberimiz de hangi yolla olursa olsun aldığı vahyi insanlara olduğu gibi aktarmak ve nasıl uygulanır göstermekle yükümlüdür. İşte peygamberlerimizin günümüze kadar gelen bu Kur’an’ı uygulamalarina Sünnet diyebiliriz. Ve vahyin/ayetlerin hepsi mushaf hâlinde (Kur'ân) kayıtlıdır/yazılıdır. Eğer Kur'ân dışı vahiy derseniz Kur'ânın bir çok ayetini inkâr etmiş olursunuz. Peygamberimiz ona vahyedilen herşeyi tebliğ etmiş, gizlememiştir. Allah vahyi/Kur'ân'ı koruduğunu söylemiştir. Bu yüzden yeryüzünde faklı bir Kur'ân yoktur. Zayıf ayet, uydurma ayet, sahih ayet diye kategoriye ayrılmıyor. Haşa hadislerde vahiy /ayet olsaydı Allah onu da korurdu. Zayıf, uydurma, sahih, mutevatir diye kategoriye ayırmazlardi. Ayrıca sahih diye bilenen sahih buhari ve Müslim rivayetlerin de bir çok Kur'âna aykırı rivayetler var. Yani biraz düşünürseniz, aklınızı kullanırsanız, Kur'ân ve hadis denen rivayetlerin hepsini ön yargısız dikkatle okursanız ciddi çelişkiyi göreceksiniz ve gizli vahiy diye birşeyin olmadığını göreceksiniz.
      Nefis konusuna gelince:
      Nefs: insanın kişiliği, özü, benliği, kendisi demektir.
      Nefs iyiliği de emreder kötülüğü de. Allah insanı her tür duygu ile donatmıştır. İyi ve kötü duygulardan hangisini seçmen senin iradene kalmıştır. İşte buna imtihan diyoruz.
      Kur'ânda 3 çesit Nefs vardır:
      1- Nefs-i Emmare: Daima kötülüğü emreden ve bundan zevk alan nefistir. Yani Allahın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir.
      “Muhakkak ki nefs, kötülüğü şiddetle emreder.” (Yûsuf, 53)
      2- Nefs-i Levvame: İnsanı uyaran, kınayan nefistir. Yaptığı kötülüklerden, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gösterdiği ihmâl ve kusurlardan pişmanlık duyarak vicdanı rahatsızlık duyan ve bu sebeple de kendisini şiddetle kınayan nefistir.
      "Yemin ederim pişmanlık duyup dâimâ kendini kınayan nefse ki, siz mutlaka diriltilip hesâba çekileceksiniz!" (Kıyamet 2)
      3- Nefs-i Mutmaine: Şirkin ve küfrün bulaşmadığı sahih bir imana sahip, İmân esaslarına şüphesiz inanan, İslâmın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiç bir şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefistir.
      "Ey sahih ve kâmil bir iman ve sâlih amellerle huzûra ermiş nefis! Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön! Dürüst ve samimi kullarımın arasına katıl. Cennetime gir!" (Fecr 27-30)
      Peygamberlerin nefsi 3. Mertebeye ulaştığı için peygamber olmuşlardır. Onlar mutmain olmuş nefistir. Dünyalık işlerde nefislerine uyarlar derken, dünyevi işlerde kendi kararları, fikirleri, gelenekleri vs var. Ve bu tür dinle alakalı olmayan yani Allahin hükmüne aykırı olmayan dünyevi meselelerde yanlış bilgi sahibi olabilirler. Zira sahabede dünyevi meselelerde peygamberlerimizin fikirlerine kendi fikirlerinin daha doğru olabileceği alternatiflerini sunmuşlar.
      Peygamberimizin de bu tür konularda hata edebileceği Kur'ân ve tarihi rivayetlerde mevcuttur. Biraz araştırırsan bulursun inşallah.
      Ayrica diğer yazıları da okumanızı tavsiye ederim o zaman ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız.

      Sil
    3. Allah razı olsun. Konuyu biraz daha açınca daha bir netlik oluştu kafamda. Diğer yazılardanda istifade ediyorum. Allah ecrinizi kabul etsin.

      Sil
    4. Amin. Allah sizi de razı olduğu kulları arasına dahil eylesin. Hakkı anlama da size yardım etsin, kolaylaştırsın.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

KUR'ÂNDAKİ TESETTÜR Sözlükte “örtünmek, kuşanmak; başkaları ile kendisi arasına perde koymak, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek” anlamlarındaki  tesettür , terim olarak ilgilileri ve ölçüleri dinen belirlenmiş örtünme yükümlülüğünü ifade eder. Kelimenin kökünü oluşturan  setr , “örtmek, gizlemek, perdelemek, engel olmak” gibi mânalara gelir. Aynı kökten  sitr  gizlenmeye yarayan engel, perde vb. şeyler için ve mecazen “çekinme, korku, hayâ” anlamında kullanılır. Yine bu kökten türeyen  seter  “kalkan” mânasındadır;  setîr  ve  mestûr  mecazen “iffetli” demektir. Bir hadiste Allah’ın sıfatı olarak geçen setîr (sittîr) kelimesi “örten ve koruyan” şeklinde açıklanmıştır.  Tesettür ayetleri ve açıklaması: A’raf Suresi 26. Ayet :   “ Ey âdemoğulları!” Şu bir gerçektir ki size hem çıplaklığınızı örtecek hem de güzel görünmenizi sağlayacak giyim-kuşam (yapma bilgisini) öğrettik. Ama sizi koruyan ve sakınmaya yarayan takva elbi...
ALLAH'IN NÛR'U Allah Nurunu tamamlayacak mı yoksa tamamladı mı? Bunca ayet ortadayken bir ayeti cımbızlayıp, Allah Nurunu tamamlamamış diye ortaya koyup İsa gelecek, Mehdi gelecek, şu gelecek bu gelecek, şöyle olacak, böyle olacak diyerek yıllarca insanları kandırdılar sanki başka kurtuluş yolları yokmuş gibi. Ve tamamlanmış Nurdan uzaklaştırıp Bâtıl şeylerle meşgul ettiler. Nasıl mı? "Onlar ağızlarıyla (türlü yalan ve iftiralarla, şirk ve inkâr sözleriyle) Allah’ın, nurunu söndürmek (yeryüzünde geçersiz kılmak) istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu, tamamlayacaktır. Çünkü müşrikler istemese de dinini bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Saff 8, 9) Bu ayete baktığımızda zalimler Allah'ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar diyor.  Allah'ın Nur'unu nasıl söndürmeye çalıştılar/çalışıyorlar? "Küfre sapanlar dediler ki: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) gürültü edip yaygara...