Ana içeriğe atla
               TAĞUT NEDİR ?

Bismillah!


Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidayete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidayete erdiremez.

Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.

Tağut, ALLAH (c.c)'a karşı isyan etmekle beraber O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu ise şeytan, papaz, dinî veya siyasî lider veyahut da kral olabilir. Kısaca Allah dışında ibadet edilen, itaat edilen ve tapılan canlı cansız her tür varlığa Tağut denir. Bu sebepten dolayı bir insanın müslüman olabilmesi için tağutun her türlüsünü reddetmesi gerekmektedir.

İbadetlerin sadece Allah (c.c)ya yapılması ve tagutların her çeşidiyle reddedilmesi bütün nebi ve rasullerin en büyük gayesidir. Bu konu üzerinde sürekli olarak durmalarının sebebi işte budur. Hiçbir şey onları bu gayelerinden alıkoyamadı. Bu meselede hiç bir kimseye zerre kadar taviz vermediler, onlarla uzlaşma yoluna gitmediler, orta yola yanaşmadılar ve onları sürekli olarak şu iki konuda uyardılar: Birincisi; ibadetlerin tamamıyla sadece Allah (c.c)ya yapılması (Tevhid), ki bu iman ve İslamın ta kendisidir. İkincisi; herhangi bir ibadetin taguta yapılmaması, itağutlara ibadet etmek, itaat etmek, boyun eğmek ve sevgi beslemek küfür ve şirktir, İslam dinini terkederek tagutun dinine girmektir. İşte ortada birleşmeyen, birbirine zıt iki yol! İşte kılıçları kınlarından çekmenin, seriyyeler hazırlamanın, ordular göndermenin, savaş ve barışın, dostluk ve düşmanlığın, en değerli ve en pahalı şeyleri feda etmenin ve uğruna canlar vermenin gayesi! Bu mesele netleşmeden tevhid akidesi, İslam ve iman inancı da netleşemez. Bu meselenin açık ve net bir şekilde öncelikle çözümlenmesi gerekir. Acaba ibadete layık olan, ibadetlerin sadece kendisine yapılmasını hakkeden kimdir? Tagutlar mı yoksa Kahhar olan ve her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen Allah (c.c) mı? Evet, işte bu mesele net bir şekilde çözümlenmelidir.


İmâm İbn Cevzî rahimehullâh, tâğut kavramının tanımına dair şöyle demiştir: “Tâğuttan neyin kastedildiği hakkında beş görüş vardır. Birincisi: O, şeytândır. Bunu Ömer bin Hattab, İbn Abbas, Mücâhid, Şâbi, Suddi ve diğerleri demişlerdir. İkincisi: O, kâhindir. Bunu Saîd bin Cubeyr ve Ebû’l-Âlîye demişlerdir. Üçüncüsü: O, sihirbazdır. Bunu Muhammed bin Sirin demiştir. Dördüncüsü: Putlardır. Bunu Yezidi ve Zeccac demişlerdir. Beşincisi: Ehl-i Kitâb’ın azgınlarıdır. Bunu da Zeccac demiştir.” [İbn Cevzî, Zâdu’l-Mesir: 1/231-232.]


Tabiînin büyüklerinden İmâm Mücâhid rahimehullâh’tan rivaye
t edildiğine göre tâğut: “İnsânların idârecisi konumunda bulunan, halkın kendisine danışıp işlerinin hükme bağlanmasını istedikleri, insân sûretindeki şeytânlardır. Tâğut (Allâh’ın kanunları dışında) kendisine başvurulan insânların efendisidir.” [Suyutî, ed-Durru’l-Mensur: 2/22.]


İmâm Taberî rahimehullâh’a göre tâğut: “Allâh’a karşı isyânkâr olup, zorla, zorlamayla veya gönül rızâsıyla kendisine tapınılıp ma’bûd tutulan insân, şeytân, put, heykel ya da herhangi başka bir şeydir.” [Taberî, Câmiu’l-Beyân: 5/419.]


İmâm Beğavî rahimehullâh ise tâğutu şöyle tanımlamıştır: “Tâğut: İnsânın tuğyân etmesine sebeb olan her şeydir.” [Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl: 1/350.]


Kadı Beydâvî rahimehullâh’a göre tâğut: “Tuğyânın zirvesine ulaşan, Allâh’a kulluğu engelleyen şeydir.” [Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl: 1/155.]


İmâm İbn Kayyim rahimehullâh ise tâğut kavramı hakkında takdire şâyân bir tanım yaparak şöyle demiştir: “Tâğut: Kendisine ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini aşan kul demektir. İnsânların tâğutu, Allâh ve Rasûlü’ nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine dayanmaksızın, Allâh’a itaat etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil tâğutlara ibâdet ettiğini, Allâh ve Rasûlü’nün hükümlerine değil, tâğutların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne değil, tâğuta itaat edip tâbi olduklarını görürsün.” [İbn Kayyim,  İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.]


Selefin (önceki alimlerin) sözlerinden özetle tâğutu şöyle tanımlayabiliriz: Kulu Allâh’a ibâdetten, dîni ve itaati yalnızca Allâh’a ve Rasûlü’ne has kılmaktan çeviren ve alıkoyan her şeydir. Bu, cinlerden olan şeytân da olabilir, insânlardan olan şeytânlar da olabilir. Ağaçlar, taşlar ve diğer başka şeyler de olabilir. Şüphesiz buna kanlar, mallar ve ırzlar hususunda insânların koymuş olduğu, İslâm’a ve İslâm Şerîatı’na uymayan kanunlarla hükmetme de dâhildir. Bu yolla hadlerin ikamesi, fâizin, zinânın, içkinin haram kılınması gibi Allâh’ın Şerîatı’ndan olan şeyler geçersiz kılınmış olur ve insânların koymuş oldukları bu kanunlar, kendi yaptırım güçleri ve onları uygulayanların yetkisi ile yasallaşarak korunurlar. Dolayısıyla kanunların kendisi bizzat tâğuttur, bu kanunları koyanlar ve propagandasını yapanlar tâğutturlar, gerek kasıtlı gerekse kasıtsız olarak Rasûlullâh’ın getirmiş olduğu gerçeklere uymaktan insânları alıkoymak için insân aklının icat etmiş olduğu her türlü yazılı metin ve buna benzer şeylerin tamamı tâğuttur.” [Fethu’l-Mecîd Şerhu Kitâbi’t-Tevhîd: 282 (Dipnot: 1).


Bir kişi ALLAH (c.c)'a, peygamberlere, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve inanmakla mükellef olduğu bütün hususlara inandığını açıklasa, fakat demokratik, lâik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin hükümlerini kabul edip itaat ederse o kimsenin irtidadına (dinden çıktığına) hükmedilir. Zira insanları yaratan ALLAH Teâlâ'dan başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir. Çünkü hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. ALLAH Teâlâ katında üstünlük, sadece takva iledir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de ALLAH Teâlâ; "Şüphesiz ki sizin ALLAH katında en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır" (el-Hucurat, 49/13) buyurmaktadır.


Kendisinde böyle yetkiler gördükten sonra, ALLAH Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmetmeyip, heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda "ilahlık" iddiası içindedirler. Dolayısıyla ALLAH Teâlâ'nın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da, tevhid akîdesinin dışına çıkıp kâfir olurlar. ALLAH Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de: "ALLAH'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar, kâfirlerdir." (el-Maide, 5/44) 
buyurmaktadır.


Allah tağutlara ne hükmü veriyor yani onlara ne diyor biliyor musun?

- Onlar; Hem Kafirdir hem Zalimdir (Müşriktir) hem de Fasıktır diyor. Ve bizlerinde onlara bu şekilde söyleyip onlardan uzaklaşmamızı istiyor. Eğer onları tekfir etmezsek, buğz edip uzaklaşmazsak bizde onlarla aynı hükme muhatap oluruz.


Nerden mi biliyoruz? Öyleyse Allahın ayetlerine dikkatle kulak verelim:


"(Resûlüm! Yine sen) aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma! Allah’ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından (İslâm dışı/tâğûtî grupların seni) caydırmalarına (şaşırtmalarına/saptırmalarına) karşı onlardan çekin. Eğer (onlar, İslâm dışı arzularına uymamandan dolayı) yüz çevirip dönerlerse bil ki Allah, (bu) günahlarının bir kısmıyla onları (kanunu gereği daha bu dünyada bile) musibete/azaba uğratmak ister. Şüphe yok ki insanlardan çoğu (Allah’ın hükümlerinin kendi arzularına göre olmasını istemelerinden dolayı) fâsık (yoldan çıkmış)tırlar." (Mâide Sûresi 49)


Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide, 5/44)


“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mâide, 5/45)


“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Mâide, 5/47)


Tağutların hükümlerine göre yönetilen beldeler "Dârü'l Küfür veya Dârü'l Ridde " durumundadırlar. Allah'ın hükümleri, Şeriat ve Hilafet ile yönetilen tüm beldeler ve topraklar ise "Dârü'l İslâm" dır. Tağutun hüküm sürdüğü beldelerde yaşayan bütün müminlerin, din ALLAH'ın oluncaya, ALLAH'ın indirdikleriyle hükmedilinceye kadar cihad etmeleri farzdır. Bu mücadeleden kaçıp, tağutun hükmüne razı olanlar ise, ister bilerek, ister bilmeyerek yapsın, kâfir olma durumundadırlar. ALLAH Teâlâ (c.c) bu hususta;

"İman edenler ALLAH yolunda cihad ederler, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76) buyurmakta ve müminin tağut karşısındaki yerini belirlemektedir.

ALLAH Teâlâ, Âdem (a.s)'dan, Resulullah'a (s.a.v) kadar bütün peygamberleri, insanları Tevhid'e, yani ALLAH'ın varlığına ve birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O'nun koyduğu hükümleri kabullenmeyerek kendi heva ve heveslerine göre hüküm koyma isteğinde olan "tağut"a karşı savaşmaya ve tağut kapsamına giren her şeye kulluk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.


Nitekim ALLAH Teâlâ bu hususta; "Andolsun ki biz her kavme, "ALLAH'a ibadet edin, tağuta kulluk etmekten kaçının diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir" (en-Nahl, 16/36) buyurmaktadır.


Bu tağutlar İbrahim (a.s) döneminde Nemrut ve yasaları, Mûsa (a.s) döneminde Firavun ve yasaları, Resulullah (s.a.v) döneminde de Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi Daru'n-Nedve'nin ileri gelenleri ve cahiliye yasaları ve puta tapan şahsiyetleri olduğu gibi, diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen peygamberlerin getirdiği tevhid akidesini inkâr edip, atalarından kalan inançları devam ettirme inatçılığı gösteren puta tapan kavimler olmuşlardır. Günümüzde de heva ve hevesleriyle hükümler koyan ve o hükümleri insanlara dayatan meclisler, hükümetler, devletler vb. gibi kurum ve kuruluşlar da bu tağutlardandır.


Gelen peygamberler, gönderildikleri kavimleri tevhid'e çağırdılar. Tapmaya devam edegeldikleri putlarının kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar veremeyeceklerini açıkladılar. Ancak pek azı müstesna olmak üzere, çoğunluğu peygamberleri yalanladılar, hatta öldürdüler. ALLAH Teâlâ'ya yönelecekleri yerde, atalarından devraldıklarını ileri sürdükleri tağuta yöneldiler. ALLAH Teâlâ bu inkârcı kavimler hakkında; "Onlara: «ALLAH'in indirdiğine uyun.» denildiğinde, «Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.» dediler. Ya ataları birseye akıl erdirememiş ve doğruyu seçememiş idiyseler? (Bakara 170)" buyurmakta ve nasıl bir çıkmazda olduklarını açıkça gözler önüne sermektedir.


Müslüman ALLAH'ın hükümleri doğrultusunda yaşamak, O'nun koyduğu hükümler dışında konulan bütün hükümleri reddetmek, İlâhlık taslayan bütün güçleri yok etmek için çalışmakla mükelleftir. Şu bir gerçektir ki, ALLAH (c.c)'a iman edenler, O'nun yolunda tağutla savaşmak zorundadırlar. Çünkü tağut bir mümin için her şey demek olan imanını çiğnemek, ona hayat hakkı vermemek ve ALLAH'ın hükümlerini iptal edip, kendi heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koymak amacındadır.

Nitekim ALLAH Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de; "İman edenler ALLAH yolunda cihat ederler, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76)

Resulullah (s.a.v) de tağut hakkında bir hadis-i şerifinde; "Her kim (tağuta karşı) cihad (mücadele) etmeden ve onunla mücadele (ederek Hakk'ı hakim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse, nifaktan bir şube üzerinde ölür" buyurmaktadırlar." (Muhtasar Sahih-i Müslim, Hafız Münzirî, Hd. No: 103)


Bu ayet ve hadis, bir müminin tağuta karşı takınması gereken tavrı en anlaşılır şekilde ortaya koymaktadır. Bir mümin; camilerinin ibadete açık olmasına izin veren, insanları dini inançlarında özgür bıraktığını iddia eden rejimlere karşı çok dikkatli olmak zorundadır. Bugün bu rejimler, İslâm dünyası için büyük bir tehlike arzetmektedirler. Bu rejimlerin hepsi tağuttur. Çünkü apaçık ortadadır ki ALLAH'ın indirdikleriyle hükmetmemektedirler. İnsanları kendi heva ve hevesleri doğrultusunda çıkarmış oldukları hükümlerle idare etmektedirler. ALLAH'ın hükümlerini, ortaçağ insanına hitab edebilen, sınırlı, bugünün gelişen ve düşünen insanının gerisinde kalmış hükümler olarak kabul etmektedirler. Bu ise apaçık bir küfürdür.


TAĞUTA MUHAKEME


“Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allâh’a aittir.” [eş-Şûrâ: 42/10]


“Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve âhiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne (Kur’ân ve Sünnet’e) götürün (çözümü onlarda arayın).” [en-Nisâ: 4/59]

"Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye, boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar Tagut'un huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki Tağut'u inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardı" (en-Nisa 4/60)

 Muhakeme bir konuda ihtilafa düşen iki tarafın hükmü hakime/kadıya kaldırmaları ve ondan hüküm talep etmeleridir.


Bir muvahhid, nasıl hüküm koyma, helal haram belirleme hususunda Allah'ı birliyor, hüküm koyma yetkisini Allah'tan başkasına vermiyor ve bu surette şirk koşmuyorsa, aynı şekilde ihtilafa düşülen hususlarda da Allah'a karşı ilahlık ve rablik hususunda haddini aşan, bu surette hüküm koyma yetkisini kendinde görüp, yeni hükümler çıkaran, kendilerince helaller ve haramlar belirleyen tağutların hükümlerine de başvurmaması gerekir. Şayet baş vurursa şirk koşmuş, dinden çıkmış olur. 


Her kim ihtilaf halinde Allah'ın hükümlerinden hüküm talep eder, Allah'ın hükümlerine göre ihtilafını çözerse bu kişi Allah'a ibadet ve iman etmiştir. Tağutu ise inkar etmiş, ona ibadet sarf etmemiş demektir. İşte bu kişi müslümandır, muvahhiddir.


Her kim de ihtilafını ister direk kendisi başvursun, istersede mecburi olarak mahkemeye çıkartılsın, tağutun mahkemesinde, tağutun hükümlerini reddetmez, o hükümlerden beri olduğunu itiraf etmez ve bu surette muhakeme olursa, bu kişi tağuta iman ve ibadet etmiş, Allah'a ise küfredip, şirk koşmuştur.


Muhakeme, üç kişiden oluşur.


1-Davacı: Şikayet eder, dava açar, iddia da bulunur. Şeri istilahta buna Mudde'i denilir. Günümüzde ya savcılar bu iddia makamında, davalı olur, yada sıradan vataşlar dava açar.


2- Davalı: Hakkında yapılan şikayetlere karşı kendisini savunur, delil getirir, kendisini müdafaa eder. Şeri istilahta buna Mudde'i Aleyh denilir. Günümüzde ki sanık konumunda olan kimselerdir.


3- Hakim: Buda davalı davacı arasında hüküm verir. Eğer bu hakimin verdiği hükümler şeriate dayanıyorsa bunlara muhakeme olunur. Bu Allah'a ibadet ve iman olur. Eğer şeriate dayanmıyorsa, tağutların koyduğu hükümler ise, bu hükümler esas alınarak ne dava açılır, ne de bu hükümler esas alınıarak savunma yapılır.


Saydığımız bu üç sınıf kişi olmaksızın muhakeme olmaz. Günümüzde yaygın olan fitnelerden birisi, savunma yapmanın muhakeme kapsamında olmadığıdır. Bunu iddia edenler, tağuta muhakeme hakkında küfür olan durumları, küfür olmaktan çıkarmaya çalışmaktadırlar.


Tağutun mahkemesinde tağutların hükümleri, mahkemeleri reddedilmeksizin, tağutların hükümlerine göre, onların kaide ve kurallarına göre savunma yapılırsa bu kişi tağuta iman etmiş, Allah'ı inkar etmiştir. Yok şayet tağutun mahkemesinde tağutların hükümlerini reddetmiş, onlardan beri olduğunu ortaya koymuş, tevhidin gereği olarak tağutu pratikte reddetmiş bu bağlamda kendisine atılan iftiraları def etme hususunda hakimle münakaşaya girmesi, atılan iftiraları çürütmesi, hakimle mücadele etmesi kişiyi kafir yapmaz. Çünkü kişi artık tağuta muhakeme olmaktan çıkmış, hükümlerini reddetmiş, bir zalimle münakaşa eder gibi münakaşa yapmıştır.


Eğer kişi tevhidin ve imanın gereği olarak mahkemede tağutu reddetmiş, hükümlerini kabul etmemiş, onların yargılamasını reddetmişse, o tağutların kendisine vereceği hükümler onu bağlamaz. Zaten buna gücüde yoktur.


İctinab; bir insanın veya başka bir şeyin, başka bir şeyden tamamen ayrılması, farklı taraflarda olması demektir.


Ayette geçen “tağuttan ictinab edin” emri ise mutlaktır/kayıtsızdır. Bu ise tağuta ibadet etmeyi terk etmeyi gerektirdiği gibi tağutu inkar ve tekfir etmeyi, ona buğz etmeyi zorunlu olarak gerektirmektedir.


Çünkü tağuta ibadeti terk etmesiyle beraber, onu inkar etmediği için tekfir etmeyen bir kimse, ona müslüman diyerek, ondan ictinab etmemiş yani ayrılmamış, bilakis onunla aynı safta yer almıştır.


İşte bu şekilde sadece bu ayetle; tağutu tekfir etmenin tıpkı tağuta ibadet etmeyi terk etmek gibi, tağutu inkar etmenin şartı ve rüknü olduğu, tüm rasüllerin ortak davetinde bunun yer aldığı ortaya çıkmaktadır.

"Peygamberimiz (s.a.s), bazı sahabileriyle birlikte bulunduğu bir esnada Kerim Kitabımızdan bir âyet okumuştu. Bu âyet, İslam’dan önceki din mensuplarının, Allah’ın dinini nasıl tahrif ettiklerini şöyle haber veriyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa onlara sadece bir olan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O, yüceler yücesidir; onların ortak koştuklarından münezzehtir.”(Tevbe, 9/31.)

Efendimizin âyet-i okumasını müteakip daha önce Hıristiyan iken Müslüman olmuş bir sahabi olan Adiyy bin Hatem; “Yâ Resûlullah! Biz onlara ibadet ve kulluk etmiyorduk ki!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Onlar size istediklerini helâl, istediklerini haram kılıyorlardı. Siz de onlara uyuyordunuz öyle değil mi?” diye sordu. Sorusuna “Evet!” cevabını alınca da, “İşte âyette sözü edilen durum budur.” buyurdu.(Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’ân, 9; Beyhakî, Sünenü'l Kübrâ, X,196.)

Bu âyet-i kerime bizlere göstermektedir ki; İbadet sadece secde etmek değildir. Hüküm ve hakimiyet hakkını Allahtan başkasına vermekte o kişiye kulluk ve ibadettir. 

İnsanoğlu , tarih boyunca din anlayışı ve tasavvurunda zaman zaman sapmalar ve savrulmalar yaşamıştır. İşte bu sapma ve savrulmalara karşı Yüce Rabbimiz Âdem (a.s.)’den Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s)’e kadar kutlu elçileri vasıtasıyla insanlığı tevhid inancına çağırmıştır. Tevhid inancı, sırat-ı müstakimdir, dosdoğru yoldur. Bu yolda sadece bir olan Allah’a itaat, teslimiyet ve kulluk vardır. Bu yolda şirk, küfür, nifak, ikiyüzlülük değil; özüyle sözüyle bir olmak, olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmak vardır. Bu yolda ahlak, erdem ve samimiyet vardır. Bu yolda eğrilik değil, doğruluk; ihanet değil, sadakat vardır. Bu yolda sapkınlık, azgınlık, haddi aşma ve zalimlik değil; istikamet, adalet ve hakka tabi olmak vardır.

Tağutu red edip beri olunmadıkca asla iman geçerli olmaz, hiç bir amel kabul edilmez ve kişi müslüman sayılmaz.

"...Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir." (Bakara 256) 


Allah bu ayette, tağutu red etmeyi Allaha imandan önce zikretmesinde çok büyük ve önemli işaretler vardır.


Yani Allah bizlere şöyle diyor; Önce bütün sahte ilahlardan, tağutlardan beri ol, onları red et sonra bana iman et. Bir kalpte hem benim sevgim hemde benden başka kulluk ettiğin bir ilahın, bir tağutun sevgisi birarada olamaz!

Evet, işin ciddîyetini ve önemini anladıysanız şimdi bakalım Allah kimlere Tağut demiş;


1- ŞEYTAN (LA'NETULLAHİ ALEYH)

Tağutların başı olan yani diğer Tağutlarıda yoldan çıkarıp kendisi gibi tağut olmalarına sebep olan ŞEYTAN' a bir bakalım:


"Ey günahkârlar! Bugün (bir tarafa) ayrılın! Ey Âdemoğulları! Ben size: “Şeytana kulluk etmeyin/tapmayın, çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. Bana kulluk edin, işte doğru yol budur.” diye bildir(ip emret)medim mi?" (Yâsîn Sûresi  59-61)


Çünkü şeytan, Allah’a teslim olmayan veya olamayan insanları tıpkı kendisi gibi Allah’a isyan ettirir. Haramları hoş gösterir. Allah’a değil kendisine itaate (tapmaya) çağırır. Kendisine uyanlardan/tapanlardan kimi şeytanlaşır ve tâğûtlaşır kimi kâfir ve münafık kimi de günahkâr olur. Çünkü insan Allah’ın emirlerini arkaya attığı zaman ya şeytana ya da hevâsına (arzu ve isteklerine) tapmış olur. Allahın emirlerini “tarihseldir, yöreseldir vs.” diyerek değersiz ve geçersiz sayarsa küfre batmış olur. Şeytan, Allah’ın uyarısının aksine olarak “çoğunluğa uymalı” diye sapmış insanların yolunu doğru gösterir, haramları alkışlattırır. Şeytan ve ona tapanların biricik düşmanı ise Allah’ın emirlerine teslim olanlardır. Öncelikli mücadelesi de yine onlarladır. İşte yüce Allah, insanları böylece uyarmaktadır.


“Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan, Rahmân’a âsî olmuştur.” (Meryem Sûresi  44)

Allah’a isyan edenlerin hepsi şeytan ordusunun elemanları olmuştur. Tevbe edip Allah’a kulluk edenler ise Allah (cc.) taraftarı olmuşlardır.


Ibrahim (a.s) babası Azer, putlara tapmasına rağmen, İbrahim (a.s) babasına "Ey Baba! Şeytana tapma" diyor. Çünkü şeytan en büyük Tağuttur. Bu sebeple Allahtan başkasına tapan ve ibadet eden aslında şeytana tapmış ve ona ibadet etmiş olur. Buna göre her kim  Allah'ın hükümleri (Şeriatı) dışında başka bir kanun veya anayasa kabul eder veya desteklerse ve onlara muhakeme olursa işte o kimse aslında şeytanın hükümlerini kabul etmiş ve şeytana muhakeme olmuştur. Çünkü bu beşeri anayasa ve hükümleri şeytan onlara söylemiş ve bunun daha doğru olduğu söyleyip yaptıklarını onlara süslü göstermiştir. 


Iblis: "Öyle ise izzet ve serefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka aldatır, saptırırım." (Sâd Suresi 82)


Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” (A’râf Suresi 16)


Evet Tağutların başını öğrendiniz. Şimdi tek yapmamız gereken ondan beri olmak, ona karşı olarak Allahın hükümlerine (Şeriatına) yani Kur'ana ve Sünnete sımsıkı sarılmaktır.


2- HEVA ve HEVES 

HEVA-HEVES: Meyletmek, sevmek, istemek ve temenni etmek anlamlarına geliyor. 

Nefsin hevası; nefsin istekleridir. 
"Nefsini hevadan sakındırdı." (Naziat 40) yani; nefsinin istediği şehvetlere uymaktan ve Allah'a isyan konusunda çağırdığı şeylere uymaktan kendisini korudu, demektir.

"Sabah akşam rızasını dileyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan (fakir mü’minlerden) ayırma (onları gözardı etme). Kalbini bizi anmaktan gafil bıraktığımız; kendi “hevasına/arzu ve hevesine” uyan ve işi (hep emirlerimize karşı isyan ve) taşkınlık olan kimseye de itaat etme!" (Kehf 28)


Zengin ve ileri gelen bazı müşrikler, Resûlullah’tan, fakir mü’minleri yanından kovması şartıyla kendisiyle görüşeceklerini söylediler. Yukarıdaki âyet bunun üzerine nâzil oldu.


"(Allah’ı ve hükümlerini unutup) hevâlarını/arzu ve heveslerini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Artık ona sen mi vekil olacak (da onu koruyacak)sın?" (Furkân 43)


Hevâ, vahye karşı gelip Allah’ın ilâhlık ve Rabliğini kabullenmeyenlerin en büyük putudur. İslâm’a uymayan her arzu ve davranış hevâdır. Yüce Allah’ı Rab ve kendisini O’nun kulu olarak tanımayan ve O’nun koyduğu yasaları dışlayıp çiğneyen kişiler, bazen kendi arzu ve heveslerinin kulu olurlar; bazen Allah’a karşılık kendilerini tam yeterli görüp, “Ben sosyal hayatımla ilgili işlerimde Allah’ın emirlerini kabul etmem, O’nun emirleri beni bağlamaz ve böyle de olmalıdır.” diyerek kendi kendilerini/hevâsını rab durumuna getirir ve başkaları üzerinde hâkimiyet kurmaya ve onları Allah’ın emirlerine değil kendilerine boyun eğmeye zorlarlar. Böylece tâğûtlaşırlar. Bu durumda elbette birtakım zulümler meydana gelecektir. Hevânın hâkim olduğu yerde hayat fesada uğramıştır. Allahu Teâlâ ise artık bunları kurtaracak bir yardımcı olmadığını bildirmektedir. Aynı zamanda bu hevâ ve heveslerine tâbi olanların kalbi, daima ıstırap içindedir. Çünkü vicdan onu ayıplar. Böylece kalbinde ıstırap bulunan kimseler mesut yaşayamazlar.


"Arzu ve heveslerini ilâh edinmiş, bilgisine rağmen (Allah’ı bırakıp da o hevâsına kul olmasından dolayı) Allah’ın da kendisini sapıklıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne de bir perde çekmiş olduğu kimseyi gördün mü? Şimdi (bana söyle) artık Allah’tan başka, onu doğru yola kim getirebilir? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?" (Câsiye 23)


Allah’a kul olma özelliğini kaybedip nefsine tapan insanlar bütün iş ve hareketlerinin doğruluk ve meşruluk onayını Allah’ın buyruklarından (Kur'an ve Sünnet) değil, nefislerinden, ona hoş gelip gelmemesinden almaktadırlar. Böylece onlar, nefislerini, hatta nefsânî akıllarını ilâhlaştırmışlardır. Nefsin/hevâ ve hevesin hâkim olduğu yerde dalâlet (sapıklık) vardır. İnsan ondan kendisine pay ayırdığı ölçüde sapıklık içindedir.


Kur'an, heva ve hevesi, kötüleyerek zikretmiştir. Orta da bir olay varsa ve bu olay Allahın hükümlerine (şeriatına) ve Sünnete aykırı ise ve kişi inatla nefsinin istediklerini yaparsa nefsi onun tağutu, onun putu olur ve ona ibadet etmiş olur.

Heva ve hevese göre dostluk ve düşmanlık yapmak, yaptığı İslam şeriatıne ters düşse bile Allahın düşmanını dost, dostunu düşman eden , Allahtan başka ilah edinmiş olur. 
Bu yüzden HEVA, HEVES ve NEfİS putunu yıkıp onları Kur'an ve Sünnetle terbiye etmeli, Allahın hükmüne boyun eğdirmeliyiz.


3- ALLAH'IN HÜKMÜYLE HÜKMETMEYEN TAĞUTLAR


Allahın hükümleriyle hükmetmeyen, zulüm ve sapıklıkta başı çeken kimsedir. Çünkü o, Allahın hükmünü (şeriatı) terkedip ondan yüz çevirmiş ve beşer aklına dayalı cahiliyye kanunlarıyla (anayasalarla) hükümetmiştir. Bakın Allah bunlar hakkında ne diyor: 


"Hiç şüphesiz, içinde doğruya rehberlik ve nur (ahkâm ve öğütler) bulunan Tevrat’ı biz indirdik. Kendilerini (Allah’a) teslim etmiş (olan) peygamberler, yahudilere onunla hüküm verirlerdi. Allah’ın Kitabı’nı korumaya memur edilmeleri ve o(nun doğruluğu)na şahit olmaları itibariyle Rabbe gerçek bağlı kullar (ihlaslı bilginler) ve din âlimleri (hahamlar) da (onun gerektirdiği gibi hüküm verirlerdi). Artık siz, insanlardan korkmayın; benden korkun ve benim âyetlerimi az bir değere (rüşvet ve dünya makamına) satmayın. Kim (elinde imkân olduğu halde inkâr ederek veya beğenmeyerek) Allah’ın indirdiği/bildirdiği (hükümleri) ile (ve yeniden tekrar bildirdiği bütün hükümler)iyle (veya ona uygun olarak) hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." (Maide 44)


"Biz, onda (Tevrat’ta) kendilerine yazdık ki cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralamalar için karşılıklı (misliyle) kısas (var)dır. Kim bu (kısas hakkı)nı hayır olarak bağışlarsa o da kendi (günahları) için kefârettir. Kim (inkâr etmese bile) Allah’ın indirdiği/bildirdiği (hükümleri) ile (veya ona uygun olarak) hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir." (Maide 45)


Ashâb-ı kirâm bildirmiştir ki Tevrat ve İncil’de yazılan ve Kur’an’da da aynen tekrar edilip tasdik edilen bu âyetlerin hükmü, bu ümmet üzerine farzdır. Yani bu ayet yahudiler için söylenmiş hükmü bizi bağlamaz demek büyük bir dalalettir. Günümüz tağutları ve onların destekçileri tek öne sürdükleri gerekçe bu ; "Ama bu ayetler yahudiler veya hristiyanlar için söylenmiş bizi bağlamaz" diyerek kendilerince kendilerini temize çıkarmaya çalışıyorlar. Zaten Kur'anın neredeyse yarısı hristiyan, yahudi, müşrikler üzerinde inmiştir. Yani Allah şöyle diyor: "Ey iman eden kullarım! bu ayetleri, bu Kur'anı size hikaye olsun, laf olsun diye anlatıp göndermedim. Anlattıklarımı iyice anlayın eğer sizde bunlar gibi yaparsanız onlarla aynı hükmü alırsınız." diyor. Zaten Allahın indirmiş olduğu Kur'anı (hükümlerini) dikkatlice okursanız demek istenileni iyice anlarsınız.

 Süddî (ra.) “Kim Allah’ın indirdiği ile kasıtlı olarak ve beğenmeyerek hükmetmezse o kâfirdir.” İbni Abbas’dan rivayet edilmiştir ki; “Kim Allah’ın hükümlerini kabul etmeyip indirdiklerine değer vermez ve uygulamayı reddederse Allah’ı ve hâkimiyetini tanımamış olduğundan kâfir olur. Kim kabul edip de dünya menfaati veya cehaleti yüzünden hükmetmezse müşrik ve fâsık olur.” Kâdı Beydâvî tefsirinde âyetin açıklamasında şöyle denilir: “Allahu Teâlâ’nın mutlak hâkimiyetini tanımamak veya hükümlerini küçümsemek ve beğenmemek, inkâr mânasına kâfirliktir.” Maksat inkâr olmasa bile, Allah’ın hükümleri adalet demek olup adaletin dışındaki uygulamalar zulümdür. Aynı zamanda 47. âyette geçtiği üzere “fâsıklık” denilmiştir.

"Şeriat (Allahın hükümleri) orta çağdır bu zamana uygulanmaz. Allahın hükmü bu zaman da geçmez." diyen bir kişi ister bilerek ister bilmiyerek söylesin hiç şüphesiz kafir olur bunun Kur'anda sayısız delili vardır. 


"Öyleyse İncil’e inananlar Allah’ın onun içinde indirdiği ile hükmetsin. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıklar (İslamdan çıkmışlar)dır." (Maide 47)


"(Ey Resûlüm!) Sana da kendinden önceki (ilâhî) kitap(ların asılların)ı tasdik edici ve onlara gözcü/koruyucu olmak üzere hak olan Kitab’ı (Kur’an’ı) indirdik. O halde (seni hakem yaparlarsa) sen de aralarında Allah’ın indirdiği (Kur’an) ile hüküm ver ve sana gelen gerçek varken onların hevâ ve heveslerine (ve ona göre verdikleri hükümlere) uyma! Biz, sizlerden her biriniz(in zaman içinde tekâmülü) için bir “şeriat ve minhâc” koyduk. Allah dileseydi, elbette sizi (bir şeriate bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği (birinden sonra diğerine tâbi olacağınız şeriatler) ile sizi imtihan etmek için (peygamberler gönderdi). Artık (son şeriat İslâm’da toplanıp) hayır işlerinde yarışın. Hepinizin dönüşü ancak Allah’adır. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size O haber verecek (ve sizi hesaba çekecektir)."(Maide 48)


Şeriat, Tevhid esasına dayalı olmak üzere, din ve dünya işlerini düzenlemek için Allah’ın dinlerde değişik olarak gönderdiği hükümlerdir ki dinin tamamını içine alır. Minhâc ise, o şeriatın yolu yöntemi ve değişmeyen iman esaslarıdır. Her peygamberin şeriatı farklıydı o zamanın şartına ve toplumuna göre idi. Ama bütün peygamberlerin Minhacı ve amacı aynıydı yani Kelime-i Tevhid idi.


"(Resûlüm! Yine sen) aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma! Allah’ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından (İslâm dışı/tâğûtî grupların seni) caydırmalarına (şaşırtmalarına/saptırmalarına) karşı onlardan çekin. Eğer (onlar, İslâm dışı arzularına uymamandan dolayı) yüz çevirip dönerlerse bil ki Allah, (bu) günahlarının bir kısmıyla onları (kanunu gereği daha bu dünyada bile) musibete/azaba uğratmak ister. Şüphe yok ki insanlardan çoğu (Allah’ın hükümlerinin kendi arzularına göre olmasını istemelerinden dolayı) fâsık (İslam yolundan çıkmış)tırlar." (Maide 49)


"(Yoksa onlar) cahiliye (devrinin, İslâm dışı/batıl) hükmünü mü istiyorlar? Kesin inanan (ve bilen) bir toplum için hükmü Allah’tan daha güzel olan kim vardır?!" (Maide 50)


Bu âyet-i kerîmedeki soru Allah’a inananlar için mühim bir imtihan konusudur. “Hükmü en güzel olan Allah’tır.” diyerek Allah’a inananlar, ya O’na sarılacak ve böylece, hakiki anlamda inanan bir mü’min olacaktır yahut Allah’ın hükümlerini beğenmediğini söyleyerek veya fiileriyle göstererek inkârcı ve kâfir olacak veya diliyle güzelliğini söylese bile kalbi ve uygulamasıyla yalanlayacak, böylece gizli kâfir (münafık) ve fâsık olacaktır. Ve bu münafıklar cehennemin en alt katında ebediyen uyanacak. Taberânî der ki: “İbni Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah (sas.), ‘Allah katında en çok şu iki kişi sevilmez: Müslüman olduktan sonra câhiliyeyi yani İslâm dışı yaşayış düzenini arzu eden yani islamdan çıkan ve Haksız yere nefsine uyarak bir kişinin kanını döken.’ buyurmuştur.”


Allah beşeri kanunlarla hükmedenlere (Devlet reisi, hakim, kabile reisi yani kim olursa olsun) Tağut yani kafir, müşrik ve fasık demiştir. Onların hükmüne razı olan, destek olan ve onlara muhakeme olanlara da kafir, müşrik, fasık ve münafık demiştir. Bu çok korkunç birşey. En kötüsü ise kendini müslüman zannetmek ama Allahın huzuruna müşrik veya münafık olarak gelmek.


"Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları (küfür, şirk, materyalizm ile her türlü “izm”lerin, batıl yaşantı ve zihniyetin) karanlıklarından aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tâğût (Allah’tan uzaklaştıran ve emirlerini yapmaktan men edenler)dir ki onlar da onları aydınlıktan (nurlu yoldan) çıkarır karanlıklara (sokar). Onlar, ateş ehli (cehennemlik)tirler; onlar orada ebedî olarak kalacaklardır." (Bakara 257)


Yüce Allah’ın, Resûlü’ne indirdiği Kur’an’la aydınlanma ve aydınlık devri başlamıştır. Kral tanrıların ve insanların diğer insanlara arzuları doğrultusunda hâkimiyeti, baskı ve zulmü kalkmış; sömürü, faiz, vurgunculuk ve diğer ahlâksızlıklar bitmiş, kadınlar soyunup döküldükçe beğenilmekten ve zevk aracı olmaktan kurtulmuş; iffetli, şahsiyet ve yetki sahibi olmuşlardır. Böylece hakça yaşama ve adalet gelmiş, gözü görenler için karanlık gitmiştir. Fakat diğer taraftan şeytanların dostu kâfirler, kâfirlerin dostu da tâğûtlar bir üçgen bağlantısı halinde durmakta ve devam etmektedir. Tağutların ortak amacı Kur’an’ı hayatın dışına çıkarmak, onunla yakın ilişkiyi kesmek, ona samimiyetle inananları, inancıyla yaşayamaz hâle getirmektir.


Maide 44,45,47,48,49. ayetleri verdik ve kısaca açıkladık. Şimdi ise bu ayetlerin nuzul sebebine bakalım:


Ayetlerin nüzul sebebine dair Bera b. Azib (radıyallahu anh)’dan gelen rivayet şu şekildedir:


“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanından kendisine tahmim yapılmış (yüzü siyaha boyanmış) ve sopa atılmış bir yahudi geçti. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onları çağırdı ve şöyle dedi:


‘Zina yapanın cezasını kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?’ Yahudiler:


‘Evet’ dediler. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onların alimlerinden bir adam çağırıp ona dedi ki:


‘Musa (aleyhisselam)’a Tevrat’ı indirenin hakkı için söyle. Zina yapanın cezasını kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?’ Alim şöyle dedi: ‘Tevrat’ı indirenin hakkı için demeseydin sana gerçeği bildirmezdim. Zinanın cezası kitabımızda taşlayarak öldürmektir. Fakat şereflilerimiz içinde zina çoğalınca ve zina yaparlarken yakalanınca, şerefli oldukları için onlara ceza uygulamayı terk ettik. Fakat zina yapan zayıf kimselere taşlayarak öldürme haddini uyguladık.’ Bir gün aramızda:


‘Zina konusunda hem şereflilerimize, hem de zayıflarımıza uygulayacağımız bir tek ceza belirleyelim’ dedik. Böylece taşlayarak öldürme cezası yerine tahmim ve sopa vurma cezasını uygulamaya karar verdik.’ Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):


‘Ey Allah’ım! Vermiş olduğun emri, ölümünden sonra tekrar ilk canlandıran benim’ dedi ve zina yapan evli kişinin taşlanarak öldürülmesini emretti. Bunun üzerine Mâide suresi 41. ayeti indi.


Yahudiler dediler ki: ‘Eğer Muhammed sopa ve tahmim cezası verirse, bunu ondan alın, eğer recm cezası verirse, bunu ondan almayın.’ Bunun üzerine Allah Subhanehu ve Teala Mâide suresi 44-45-47. ayetleri indirdi.


Bera b. Azib (radıyallahu anh) bunu söyledikten sonra: ‘Bu ayetlerin hepsi kafirler hakkında inmiştir’ dedi.” (Buhari, Muslim...)


Ayetlerin nüzul sebebini dikkatli okursanız bu yahudi alimler tevratı inkar etmiyorlar, kabul ediyorlar ve uyguluyor fakat sadece bir kaç ayetin uygulamasını Kur'andan farklı olarak hükümetikleri için Allah onlara kafir, müşrik ve fasık diyor. Şimdi günümüz yöneticilerine ve sözde alimlerine bakın. Onlar Allahın şeriatını toptan kaldırmışlar hatta Kur'ana (şeriata) çok zıt kanunlar çıkartılıp birde onu yasallaştımışlar. Yani bildiğimiz Allaha kafa tutmuşlar. İşin kötüsü kendine müslüman diyen yönetici ve alimler bunu yapıyor. Baktığınız da yeryüzünde İslam ile Kur'an (şeriat) ile yönetilen tek bir toprak tek bir devlet yok. Şeriatı küçük gruplar halinde yaşamaya çalışanları da terörist, hain ilan ediyorlar. İnsanlar rahatları bozulmasın kendilerine zarar gelmesin diye batıl yolunu ve batıl ehlini seçiyorlar maalesef.


Ayetlerin nüzul sebebine dair değişik rivayetler vardır. Fakat alimler bu rivayetlerin arasında bir çatışma olmadığını, tüm rivayetlerin aynı olayı naklettiklerini belirtmiştir.


Şart ve cevabı umumi, böyle kati ve kesin bir hüküm. Zaman ve mekanın hududunu aşarak, herhangi bir nesil ve herhangi bir cemiyette Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen her ferde şamil umumi bir kaidedir bu ayetler.


Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, uluhiyetin reddi demektir.


Tefsir usulünün meşhur kaidesine göre, sebebin hususi olması, ayette belirtilen hükmün umumi olmasına bir engel teşkil etmez. Yani, ayet belirli bir olay üzerine nazil olmuştur. Ancak hükmü herkesi kapsamaktadır. Bundan dolayı ayetler her ne kadar yahudiler hakkında nazil olsa bile, ayetlerin ihtiva ettiği hükümler, hükmetme makamında bulunan herkes için geçerlidir. Nitekim, alimler de bu yönde görüş belirtmişlerdir. 


İbn Mesud ve Hasen der ki: “Bu ayet ister müslüman, ister yahudi, ister kâfir olsun Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen herkes hakkında umumidir.” (Câmiu li Ahkâmi’l Kur-ân:  6/244)


Bera b. Azib, Huzeyfe ibn Yeman, Abdullah İbn-i Abbas, Ebu Miclez, Ebu Reca, İkrime, Hasan El Basri ve diğerleri derler ki: “Bu ayet ehli kitab hakkında nazil olmuştur. Ayrıca Hasan El Basri bunun bizim üzerimize de vacip olduğunu söylemiştir. Abdurrezzak, Süfyan Es Sevri kanalıyla İbrahim’den naklen bu ümmet için de geçerli olduğunu söylemiştir. Bunu İbn-i Cerir rivayet etmiştir.” (Tefsîru’l Kur-ân’il-Azîm: 5/2349-2350)


Kısaca; İslam dini, Kur'an ve peygamberimizin sünneti evrenseldir. Her zaman ve her koşulda kıyamete kadar geçerlidir. Allahın ayetleri müslüman, müşrik, münafık, kafir her insan için inmiştir ve hepsini kapsar. Yani Rabbimiz; Şöyle yaparsınanız böyle olursunuz ey kullarım! diyor. 


"Sonra (Resûlüm!) Seni emr(imiz)den bir şeriat üzere kıldık. Artık sen ona uy, onu bilmeyen (ve onu istemeyen)lerin hevâ(larına arzu)larına uyma!" (Câsiye 18)


Yüce Allah; “Şeriati bilmeyenlerin hevâlarına uyma.” buyurmaktadır. Hevâ, Allah’ın ulûhiyet ve Rabliğini kabul etmeyenlerin en büyük putudur. Başka bir âyette vahye dayanmayıp yalnız hevâsına uyanlar, sapıklıkla nitelendirilmektedir. Gerek Mekke müşrikleri gerek hevâsını ve ona bağlı olarak aklını putlaştıranlar gerekse batıl ideolojiler, İslâm dinini daima değersiz ve gereksiz olarak göstermeye çalışmışlardır.

"Çünkü onlar, Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi asla senden savamazlar. Şüphesiz zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da muttakîlerin (ihlasla emirlerine uygun yaşayanların) dostudur. Bu (Kur’an), insanlar için hem (kurtuluş yollarını gösteren) kalp gözleri, hem de kesin inanan bir toplum için doğru yol rehberi ve rahmettir." (Câsiye 19-20)


"(Mısır’a hareket etmeden önce onlara:) “Oğullarım! (Mısır’a) bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin (Dikkat çekmenizden korkuyorum). Gerçi, Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm (Hakimiyet) ancak Allah’ındır. Ben ancak O’na dayanıp güvendim. Tevekkül edenler de ancak O’na dayanıp güvensinler.” dedi." (Yusuf 67)


"Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şey hakkında onun hükmü/çözümü Allah’(ın buyruğun)a göredir. İşte O Allah, benim Rabbimdir. O’na dayanıp güvendim ve ancak O’na yönelirim." (Sûrâ 10)


"De ki: “Allah, (onların) ne kadar kaldıklarını daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı(nı bilmek) O’na mahsustur. O, ne güzel gören ve ne güzel işitendir! Onların (yerde ve gökte olanların), O’ndan başka dostu (ve yardımcısı) yoktur. O, hükmüne/hâkimiyetine hiç kimseyi ortak etmez.” (Kehf 26)


"Allah’ın (fethedilen diğer kâfir) memleketler halkın(ın malın)dan, Resûlü’ne ganimet verdiği şeyler; Allah’a, Peygamber’e, akrabalarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Bu da (bu malların), içinizden yalnız zenginler arasında elden ele dolaşan bir servet olmaması içindir. Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan da vazgeçin.

(Allah Resûlü’nün verdiği/emrettiği ve nehyettiği ne varsa âyette geçen (“mâ” ism-i mevsûlünden dolayı) özel ve genel emrettiği ve nehyettiği her şeyi içine alır. Bundan dolayı hadisler ve sünnetler mü’minlere şer’î delildir.)
Allah’a saygılı olup emirlerine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının. Çünkü Allah’ın azabı çetindir." (Hasr 7)

"Rabbin dilediğini yaratır ve (elçi) seçer. Onların seçme hakları yoktur. Allah, eş koştukları şeylerden uzaktır ve (O’nun) şânı yücedir." (Kasas 68)


"Hayır! Öyle (dedikleri gibi) değil. Rabbine andolsun ki (onlar) aralarında ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem yapmadıkça, sonra da verdiğin hükümden içlerinde bir sıkıntı (ve şüphe) duymadan, (sana) tam teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisâ 56)


Allah’ın ve Resûlullah’ın hükmüne razı olmayan, tanımayanların Allah’a iman etmemiş olduğu bildirilmektedir. Hulâsatü’l-Beyân’da ise “Şu halde âyet, Allah’ın kitabına ve Resûlullah’ın sünnetine uygunluk dışında bir şeyin hükmüne razı olmanın küfür olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, Allah’ın ve Peygamber’in hükümlerinden bir şeyi ister beğenmeyerek ister küçümseyerek kasten reddetmek İslâm’dan çıkmaktır.” denilmektedir.


"Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman, inanan bir erkek ve kadına, artık o işte, kendi (arzu ve heves)lerine göre (başka) tercih hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelir (onlar tarafından verilmiş hükümleri beğenmez, kendi tercihlerine önem verir)se, kesinlikle o, apaçık bir sapıklıkla sapmış olur." (Ahzâb 36)


Allah ve Resûlü’nün, herhangi bir konuda koyduğu bir hüküm varken hiç kimse onun aksine bir tercih yapamayacağı gibi, başkası için de “İsteyen yapsın istemeyen yapmasın.” diye bir serbesti tanıyamaz, bir ideolojik fikri dayatamaz. Çünkü ideolojiler hevâ ve heves putunun söylem şekilleridir. Çünkü bu durumda yeni bir din icat etmiş ve sapıtmış olur ki Allah ve Resûlü’nün hükümlerine bağlı mü’minlerce itibar görmezler.


Allahın hâkimiyetiyle ilgili daha birçok ayet var. Allah bu ayetlerde hükmün sadece kendisine ait olduğunu, belli bir mekan ve olaylara has kılmadığını bildirmektedir. Allah'ın hükmü her mekan ve olaylar için geçerlidir. Bu sebeple her kim Allahın hükümlerini belli mekan ve olaylarla sınırlandırırsa, bu ayetler veya şeriat bu çağa uymaz derse Allahın ayetlerini inkar etmiş ve kafir olmuştur.
Allah, kulları arasında olabilecek olaylar hakkında hükümlerini (Kur'an, şeriat ) bildirmiştir. Resulüllah (a.s) da hükümleri (sahih hadis ile) açıklamıştır. Allah ve Resulü bir konuda hüküm bildirdikten sonra artık hiç kimsenin başka bir hükmü yasa başkasının hükmünü seçme hakkı yoktur. Bu sebeple her kim Allah ve Resulü bir konuda hüküm bildirdikten sonra başka hükümleri seçer, onaylar, destek olursa ve Allah ve Resulünün hükümlerinin adil olmadığını söylerse, Allahın kulları için seçip beğendiğini beğenmemiş ve dolayısıyla kabul etsede etmede kafir olmuştur. 
Yani Allah dışında kanunlar koyan, o kanunlara göre ülke yöneten ve hüküm veren herkes tağut olmuş ve kafir olmuştur. Bunları seven, destek veren, oy veren, yardım eden kişiler hâkimiyeti onlarda gördüğü için, şeriata zıt bir kanun ve yönetimi sevip desteklediği için hiç şüphesiz onlar gibi kafir birer müşrik olur. Eğer tövbe etmeden ölürlerse cehennemde önderleriyle birlikte ebedi yanarlar ve cehaletleride asla mazaret olmayacaktır. 

"Kahrolsun o düzenbaz yalancılar! Onlar, bir cehalet (ve sapıklık) içinde (imandan) gafil (kalmış) kimselerdir." (Zâriyât  10-11)

"Ama onlar namaz kılıyor, müslüman olduğunu söylüyor nasıl kafir olur?"  Sebebini belirtik tağutlara kulluk ve ibadet ederek, Allaha ortak koşarak şirk işlemiş oluyorlar. Şirk ise bütün ibadet ve amelleri yakıp yok eder. Bir hristiyan veya yahudi şirk işleyince Allah onlara müşrik diyorda neden bir müslüman şirk işleyince müşrik olmasın. Bakın Allah böyle diyenlere neler diyor:

"(Ey Allah’tan başkasına kulluk edenler!) Sizin kâfirleriniz, bu (isimleri geçe)nlerden daha mı hayırlı (ya da üstün)? Yoksa (ilâhî) kitaplarda sizin için bir kurtuluş belgesi mi var?" (Kamer 43)


"Ey iman edenler! (Bütün işlerinizde) Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın." (Muhammed  33)


"Bu böyledir. Zira, onlar Allah’ı kızdıran şeylere uymuşlar ve O’nun rızasından (samimi iman ve emirlerine itaatten) hoşnut olmamışlardır. Bu yüzden (Allah) da onların amellerini boşa çıkardı." (Muhammed 28)


"Hakikaten kendilerine (Kur’an’la) doğru yol belli olduktan sonra, geri (küfür)lerine dönenleri, şeytan (buna) teşvik etmiş ve onları uzun emellere, umutlara düşürmüştür." (Muhammed 25)


"Artık Rabbinden apaçık bir delil (olan Kur’an’)a tâbi olan kimse, hiç kötü ameli kendisine süslü (ve güzel) gösterilmiş ve keyif ve zevklerine uymuş kimse gibi midir?" (Muhammed 14)


"Bunun sebebi; onların Allah’ın indirdiğini beğenmemiş olmalarıdır. (Allah da) onların amellerini boşa çıkarmıştır." (Muhammed 9)

(Bundan dolayı Allah’ın indirdiğini beğenmeyerek kâfir olanları, mü’minler de sevemez.)

"Bunun sebebi; küfre sapanların, (ilâhî hükümlerden yüz çevirip) batıla uymaları, iman edenlerin de, Rablerinden (gelen) hakka uymalarıdır. İşte Allah, insanlara hallerine ait misalleri böyle anlatır." (Muhammed 3)


"(Allah’ın vahdâniyet ve hâkimiyetinde ve O’nun emirlerini tanımakta nankörlüğe) küfre/inkâra sapanların ve Allah yolundan (Allah’ın emrine uygun hal ve hareketten insanları) alıkoyanların (bütün iyi) amellerini (Allah) boşa çıkarmıştır." (Muhammed 1)

(Bu alıkoyma ister yasaklama ister ikna yoluyla olsun aynıdır.)

"Şeytan sizi (İslâm’a uymaktan) sakın ha alıkoymasın! Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır." (Zuhruf 62)


"Kim de Rahmân (olan Allah)’ın zikri (Kur’an’ı ve hükümleri)ni görmezlikten gelirse biz de ona bir şeytanı musallat ederiz ki artık o, onun (ayrılmaz) arkadaşı olur. Şüphesiz bu (şeytan)lar, onları yoldan çevirirler, onlar da kendilerinin doğru yola erişmiş olduklarını sanırlar. Nihayet (arkadaşı yüzünden yoldan çıkan o kimse), bize geldiği zaman (o arka
daşına): “Keşke benimle senin aranda iki doğunun (yani Doğu ile Batı’nın) uzaklığı kadar, uzaklık olsaydı: Meğer sen, ne kötü arkadaş (imişsin!)" diyecek. Bugün (yakınmanız) asla size fayda vermeyecek. Çünkü (dünyada sapıp) zulmettiniz. Şüphesiz siz, azapta da ortaklarsınız (denilecek)." (Zuhruf 36-39)

"Andolsun ki biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Hani düşünüp öğüt alan (yok mu)?" (Kamer  17)


"Yine de sen (Kur’an ile) öğüt ver. Çünkü öğüt, mü’minlere fayda verir." (Zâriyât 55)


Allahın bunca açık ayetlerine rağmen hala falanca hoca ve alim böyle dedi, filanca kişi böyle söyledi ama insanların çoğu böyle yapıyor ama aklım almıyor diye Allahın ayetlerini kulak ardı edecekseniz artık yapacak bir şey yok demektir.


Evet, Tağutların ve Tağutların Destekçilerinin, onlar kabul etselerde etmeselerde birer müşrik olduğunu Allahın kesin ayetleriyle öğrenmiş olduk. Şimdi ise islam alemine bu başka kanunlar ile yöneltilme fitnesi ilk ne zaman çıktı bakalım:


"Cahilliyenin hükmünü mü istiyorlar?" (Maide 50)


Bu ayet hakkında ibni Kesir (r.h) şöyle dedi:


"Allah, her hayrı kapsayıcı ve her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip bunun yerine cahilliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ifade eden değer yargılarına yada çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengiz Han'ın vazettiği Yesak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını kabul etmiyor.

Yasak: Cengiz Han'ın Kur'an, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslama girdikleri halde bu kitabı bir anayasa kitabı olarak gördüler. Allahın kitabı ve Rasulallah'ın sünnetini bir kenara atarak bu kitaptaki hükümlerle Tatarlara hükmetmeye başladılar. İşte böyle davranan kimseler hiç şüphesiz icma ile kafirdir. Bunlarla, büyük küçük her meselede yalnız Allahın hükümlerine dönünceye kadar mücadele etmek ve savaşmak farzdır. Bu yapılanların hepsi Allahın nebilerine indirdiği şeriata muhaliftir. Kim nebilelerin sonuncusu Muhammed (a.s)'e inen şeriati terkederek daha önceki nebilere inen mensuh olmuş şeriatlara muhakeme olursa yani baş vurursa Allahın bildirdiği gibi kafir olur. Durum böyle iken Yesak'a (Cengiz Han'ın koyduğu kanunlara) muhakeme olup, ona destek olup onu  Allahın şeriatinden önde tutan kişinin hükmü nasıl olur acaba? Her kim böyle yaparsa bütün müslümanların icmasıyla kafir olur." (İbni Kesir Tefsiri 2. Cilt 67. Sayfa)

Zamanımızda İslam şeriatinin yerine tatbik edilen beşeri kanunlar, İncil ve tevrat gibi neshedelmiş yani hükmü kaldırılmış şeriatlerden daha tehlikelidir ve bu kanunlara muhakeme (baş vurmak) olmak daha büyük bir küfürdür. 

İslam tarihinde, İslam şeriatini bir kenara atarak yerine beşeri kanunları koyma ameli, Tatarların zamanına kadar görülmüş birşey değildir. Çünkü o zamana dek, ne kadar zalim olurlarsa olsunlar, hiçbir İslam hakimi, halifesi veya yöneticisi Allahın hükmünü değiştirmeye yanaşmamış ve zamanımızda olduğu gibi Allahın hükmüne muallif kanunlar koyarak insanları bunlara uymaya zorlamamıştır. O günkü hakimlerden herhangi biri İslama muhalif bir hareket yapmak istediğinde, bunu ya gizlice veya tevil ederek yapardı. Bu nedenle, bu hakimlerin zamanında böyle birşey yaşanmadığı için Tatarlardan önce yaşamış hiç bir alim bu maide 44-50. ayetleri açıklamak ve üzerinde durma ihtiyacı duymamıştı. Çünkü müslümanların bulunduğu ülkelerin hepsi şeriatla yönetiliyordu. Başka kanunlarla yönetilme söz söz konusu bile değildi. Şimdi maalesef öyle bir hala geldik ki şimdi şeriat garipseniyor. Şeriat isteyenler garipseniyor. Allahın Kitabı Kur'anı ve Resulünün sünnetini öyle bir terk etmişler ki artık, küfür, şirk ve haramlar onlara normal görünüyor. Hiç kimse bu halinden rahatsız değil. Hatta öyle ki onları Allahın ayetlerine peygamberin sünnetine davet ettiğin zaman daha çok garipseyip, rahatsız oluyorlar sanki eski köye yeni adet getirmişiz gibi. Halbuki demokrasi, laiklik ve benzeri kanun ve ideolojiler yokken şeriat vardı. Ülkeler şeriatla yönetiliyordu. İşte şeytan öyle güzel görevini yerine getirmiş ki artık hakkıyla Allaha iman eden düzgün bir müslüman bulamazsınız. Koca dünyada yine peygamberimizin zamanında olduğu gibi bir avuç müslüman kaldı. Bunuda haber vermişti nebimiz: “İslam, şüphesiz garip olarak başladı ve günün birinde garip hale dönecektir. Ne mutlu o garip mü'minlere!”

Gariplerin kim olduğunu soran Abdullah bin Mesud'a, Peygamberimiz:


“Kabilelerinden dinleri için ayrılıp uzaklaşanlardır.” buyurmuştur. (Müslim, İman: 232)


Ve sayımız az olsada Rabbimiz şöyle diyor: "Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter." (Enfal 64) 
"Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter." (Talak 2)

Evet, bizde Rabbimize güvenip, tevekkül ettik. Rabbimiz ayırmadığı sürece Kur'an ve Sünnet yolu olan, içinde hiç bir eğrilik bulunmayan Sırat-ı Müstakim yolu üzerinde bulunacağız inşallah, insanlar kınayıp hoş görmese bile..


Allahın indirdiğiyle  hükmetmeyen hâkim ne zaman küçük küfür işlemiş olur?


Allahın indirdiğiyle  hükmetmeyen hâkim, duruma göre İslamdan çıkartan büyük küfür, duruma göre de İslamdan çıkartmayan küçük küfür işlemiş olur. Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hâkimin ne zaman büyük küfür işlediği meselesini anlatmış, Maide 44,45,47 ayetlerinin yahudiler hakkında indiğini ve onlar gibi yapan kimselerin İslamdan çıkaran büyük küfür işlediklerini açıklamıştık.

Sahabe ve o dönemlerde yaşayan alimlerin sözlerinde, Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimin bazı durumlarda büyük küfür değil küçük küfür işlediği görülür. 
Şimdi bakalım bu sahabe ve alimlerin kastettiği küçük küfür işleyen hakimler kimlerdir.
İbni Abbas (r.a), Tavus ve diğer Islam alimlerinin,  Allahın indirdiğiyle  hükmetmedikleri halde tekfir etmedikleri yani kafir demedikleri hakimler, yahudilerin yaptığı gibi helali haram, haramı helâl yapan veya zamanımızdaki gibi Islam şeriatıni bir kenara atarak onun yerine beşeri kanunları koyan hakimler değildir elbette. Zira böyle kimselerin büyük küfür işledikleri konusunda hiç bir müslüman şüphe etmez ve etmemeli.
Allahın indirdiğiyle  hükmetmeyen hakimin yapmış olduğu bu amele büyük küfür değil, küçük küfür hükmünün verilebilmesi için aşağıdaki şartların gerçekleşmesi gerekir:

1- Hakim, normalde  şeriat ile hükmeden, şeriata bağlı, Allahın indirdiğiyle  hükmetmeyenin kafir olacağını bilen,  bir anlık heva ve hevesine uyarak belli bir meseleye, Allahın o meseleyle ilgili hükmünü uygulamayıp meseleyi değiştirmiş ve değiştirdiği meseleye Allah'ın o meseledeki hükmünü vermiş olmalıdır.

Örneğin: Hırsızlık yapmış bir kimse kendisine getirildiğinde heva ve hevesine uyduğu veya bir takım menfaatler elde etmek istediği için bu kimsenin yaptığını bilmesine rağmen hırsızlık yapmadığını, bu konudaki delillerin yetersiz olduğunu söyleyerek o kimseye el kesme cezasını uygulamaması veya bir kimseyi öldürmediği halde, hakkında katil ithamı yapılan bir kimsenin katil olduğunu söyleyerek ona öldürme cezasını zulmen vermesi gibi. İşte bu dinden çıkarmayan küçük küfürdür.
Allah'ın bir meselede ki hükmünü iptal ederek onun yerine yeni bir hüküm koyan, örneğin; Allah hırsız hakkında el kesme hükmünü verdiği halde, bu hükmünü iptal ederek onun yerine hapis cezasını koyan hakim ise asla bu grup hakimlere girmez. Zira bu hakim , meseleyi değiştirerek Allah'ın o meseledeki hükmünü vermemiş, bilakis Allah'ın bir meselede bildirdiği hükmü değiştirmiş ve o mesele hakkında yeni bir hüküm vermiştir. Tıpkı yahudilerin yaptığı gibi, işte bu hâkim İslam milletinden çıkartan büyük bir küfür işlemiş olur.
2-Hakimin o meselede asıl verilmesi gereken hükmün Allahın hükmü olduğuna dair imanı tam olmalıdır.
3- Yaptığı amelin çok büyük bir haram olduğuna inanmalıdır.
4- Allahın hükmünü uygulayıp uygulama konusunda muhayyer olduğuna inanmamalır.
5- Allahın o meselede vermiş olduğu hükmü küçümsememelidir.

Bu sayılan 5  şarttan bir tanesinin eksik olması halinde söz konusu hakim, insanı İslâm milletininden çıkaran büyük küfür işlemiş ve dinden çıkarak mürted olmuş olur.

 Günümüzde böyle bir durum söz konusu bile değil çünkü islam ile şeriat ile yönetilen tek bir ülke yok. Hepsi batılı kafirlerin uydurduğu beşeri sistem ile yönetiliyor. Bu yüzden yukarda bahsettiğimiz durumu yaşayacak bir hakimin olmasıda söz konusu değil.
Bu yüzden şeytanın aldattığı günümüz insanlarının çoğunun haktan sapması sakın sizi hakka karşı şüpheye düşürmesin. Bakın Allah ne diyor:

(Münâfıklar,) onlara seslenirler: “Biz (dünyada) sizinle değil miydik?” (Mü’minler de:) “Evet (görünüşte beraberdik). Fakat siz, fitnelik yapıp kendi (canı)nızı yaktınız. (Kur’an’ın hükümlerini hiçe saydınız hep mü’minleri dışladınız, eksik tarafları ve felaketleri için) fırsat gözlediniz. Şüphe ettiniz (tam inanmadınız). Kuruntular sizi, Allah’ın emri (ölüm) gelinceye kadar aldat(ıp oyala)dı. O çok aldatıcı (şeytan), Allah’a karşı bile (inanç ve ibadet hususunda) sizi aldattı.” (Hadîd 14)


Rabbim bizleri hakka isabet ettirsin, hidayet versin ve son nefeste müslüman olarak ölmemizi nasip etsin Amin.


OY KULLANMAK CAİZ Mİ?


Eğer tağut konusunu iyi anladıysan oy kullanmanın hiç şüphesiz dinden çıkaran açık bir şekilde büyük bir şirk olduğunu anlamışsınızdır. 

Oy verdiğimiz kişilerinin hangi partiden olursa olsun birer tağut olduğunu ve böylelikle kafir olduğunu açıkça Kur'an ve sahih delillerle paylaştık. Çünkü onlar şeriatla, Kur'anla yani Allahın hükmüyle hükmetmiyorlar buda yetmiyormuş gibi Allahın kanunlarına zıt hükümleri kanun haline getirmiş ve bu şekilde hükmediyorlar. Anlayacağınız resmen Allaha kafa tutuyorlar. 
Allah; Hakimiyet, egemenlik ve hüküm koyma yalnızca, kayıtsız ve şartsız bana aittir diyor bu konuda kimse bana ortak olamaz diyor. Ama tağutlara oy verenler yaptıkları fiil ile şöyle diyorlar (haşa): "Hayır Allahım! Onlarda hâkim olabilir, hüküm ve yasa koyabilir, bu konuda yalnız değilsin. Ayrıca egemenlik kayıtsız şartsız millettindir. Hem senin şeriatın, hükümlerin çağımıza uymuyor" diyorlar. Ve bu şekilde kabul etmeseler de Müşrik olmuş oluyorlar ve yaptıkları bütün ibadet ve ameller boşa gider. Eğer tövbe etmeden ölürlerse oy verdiği tağutlarla birlikte ebedi cehennemde yanacaklar. Bakın Allah bu tehdidi günahsız peygamberlerine bile yapıyor: "Ey Muhammed! Andolsun ki, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahy edildi: Andolsun, eğer Allah´a ortak koşarsan işlerin boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun." (Zümer 65) 
Varın artık biz günahkâr kulları düşünün...

"Ama insanların çoğu oy kullanıyor şimdi insanların çoğu Müşrik mi?" Evet Müşrik! Demiştik hakkın ölçüsü çoğunluk değil, Kur'an ve Sünnettir. Eğer peygamberlerin hayatlarını dikkatlice okursanız onlara iki elin parmağı kadar kişinin iman ettiğini göreceksiniz. Ayrıca peygamberlerin tevhide davet ettiği insanlar Allaha ortak koşarak iman eden insanlardı. Allahtan habersiz kişiler değildi. Bakın Allah ne diyor: "Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah`a iman ederler." (Yusuf 106)


"Orada müslüman olan bir ev (halkın)dan (Lût ve iki kızından) başkasını bulmadık." (Zariyat 36)


Bakın koca asır yaşayan, o kadar tebliğ yapan Lut (a.s)'a sadece iki kızı iman etmiş. Ve buna benzer bir çok ayet var. Diğer peygamberlerin hayatlarına bakarsanız hepsine 10-80 kişiden başka kimse iman etmemiş. Şimdi hal böyleyken bu peygamberlerin hepsi yalnış yolda veya abartıyorlardı mı diyeceğiz?


Bakın Allah yapılan ibadet ve salih amelinin kabulünü hangi şarta bağlamış: 

1- Ameli ihlasla yapılması
2- Yapılan amelinbirebir Kur'an ve Sünnete uyması

"Ey iman edenler! (Bütün işlerinizde) Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın." (Muhammed 33)

"Bu böyledir. Zira, onlar Allah’ı kızdıran şeylere uymuşlar ve O’nun rızasından (samimi iman ve emirlerine itaatten) hoşnut olmamışlardır. Bu yüzden (Allah) da onların amellerini boşa çıkardı." (Muhammed 28)


Peki amelleri boşa çıkaran neydi? Şirkti. Demek ki Kur'an ve Sünnet yani şeriata tabi olmayan, yani onu kanun olarak görmeyen başka kanunlara boyun eğen Müşrik oluyor ve bütün yaptıkları salih ameller boşa gidiyor.


"Hakikaten kendilerine (Kur’an’la) doğru yol belli olduktan sonra, geri (küfür)lerine dönenleri, şeytan (buna) teşvik etmiş ve onları uzun emellere, umutlara düşürmüştür." (Muhammed 25)


"Artık Rabbinden apaçık bir delil (olan Kur’an’)a tâbi olan kimse, hiç kötü ameli kendisine süslü (ve güzel) gösterilmiş ve keyif ve zevklerine uymuş kimse gibi midir?" (Muhammed 14)


Maalesef öyle, şeytan günümüz insanlarına yaptıkları, şirki, küfrü ve haramları süslü göstermiş. Onlarda kendilerini doğru yolda olduklarını zan ediyorlar...


Ama Allah ve Resulü başınızdaki emirlere itaat edin demiş? Evet ama şeriata tabi olmuş, şeriatla yöneten, Allahın hükmüyle hükmeden İslam halifesi, başkanı veya emirine itaat edin demiş ve bunu da şarta bağlamıştır, onlar Kur'an, sünnet ve şeriata aykırı hüküm vermediği sürece onlara itaat edin demiş. Günümüz tağutlarına dememiştir.


"E falanca partiye oy vermeyelim de filanca partimi başa geçsin? Bizde kötünün iyisini seçiyoruz." diyenler Allahın bunca ayetine rağmen, ahirette Allah; "bana neden ortak koştunuz?" dediğinde bu mazeretimi sunacaklar yada; "Allahım hocalar bize böyle anlattı, çoğunluk böyle yaptı" mı diyeceksiniz? Allah da demez mi; "Ben aklı sadece hocalara mı verdim, Kur'anı sadece onlar okusunlar diye mi gönderdim?" derse Allaha ne diyeceksiniz? Hemde bilim, ilim ve teknoloji çağında, Kur'an ve peygamber gelmişken ne mazeret sunmayı düşünüyorsunuz? Ayrıca büyük küfür ve şirkte cehalet mazeret değilken.


"Bunun sebebi; küfre sapanların, (ilâhî hükümlerden yüz çevirip) batıla uymaları, iman edenlerin de, Rablerinden (gelen) hakka uymalarıdır. İşte Allah, insanlara hallerine ait misalleri böyle anlatır."


"(Ey insanlar!) Rabbinizden size indirilen (Kur’ân-ı Kerîm’)e uyun, onun dışında/onsuz birtakım velîlere/‘önder ve dostlara’ uyup peşlerinden gitmeyin. Ne az öğüt alıyorsunuz!"(A'râf 3)


Çünkü Allah’ın emirlerine karşı olan işlerde hiç kimseye itaat edilmez.

"Azabımız onlara geldiğinde, onların yakınmaları (itirafları): “Biz gerçekten (Allah’ın hududunu aşan) zalimlerdendik.” demelerinden başka bir şey olmadı." (A'raf 5)


"Kendilerine (peygamber) gönderilenlere, (sapmalarının sebebini) mutlaka soracağız ve gönderilen (peygamber)lere de (kendilerine uyup uymayandan ve tebliğ vazifesinden) elbette soracağız." (A'raf 6)


4- ALLAH İÇİN SEVİLMEYİP ZATI İÇİN SEVİLEN


Allah için değil de bizzat kendi zatı için sevilen, zatı için dostluk ve düşmanlık yapılan kimseler Allahtan başka ibadet edilen kimselerdir.


Sevmek ve buğzetmek, dost ve düşman olmak da ibadet kelimesinin içine aldığı manalardandır. 


Her kim, sadece Allah için sever ve buğzeder, dost ve düşman olursa; Allah ve Resulüne dost olana dost, düşman olana düşman olursa; Allahın razı olduğu şeylerden razı olur, buğzettiği şeylere buğzederse, işte o kimse sadece Allaha kul olmuş ve imanı tamamlamıştır. Her kim de şekli ve Resmi ne olursa olsun Allahtan başkası için sever ve buğzederse veya dostluk ve düşmanlık gösterirse, ışte o kimsede ister kabul etsin veya etmesin, bunlara kul olmuş ve ibadet etmiştir.


"Allah için seven, Allah için buğzeden, Allah için veren, Allah için vermeyen kimsenin imanı tamamlamıştır." (Sahihi Ebu Davud)


"İmanın en sağlam kulpu; Allah için dost olmak, Allah için dost olmak, Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir." (Ahmed bin Hanbel, sahih senetle)


Zatı için sevilen sadece Allahtır. Ondan başkaları ise ancak onun için sevilirler, onunla beraber sevilmezler. Yani peygamberleride, melekleride, ebeveylerimizide, kardeşlerimizi, eşimizi ve çocuklarımızıda yalnızca Allahın zatı yani Allah için severiz. Makamları, dereceleri veya kan bağı için veya onları zatı için değil yalnızca Allah için, Allahın zatı için severiz. Allah, kafirleri ve müşrikleri sevmiyorsa bizde nefsimiz için değil Allah için sevmemeli ve buğzetmeliyiz. Allah, imanlı ve takvalı mü'minleri seviyorsa bizde Allah için sevmeliyiz.


"İnsanlardan, Allahdan başka edindikleri denkleri Allah gibi sevenler vardır. Oysa iman edenlerin Allahı sevmeleri daha şiddetlidir." (Bakara 165)


"Deki: Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Al-i İmran 31)


İbni Kesir bu ayet hakkında şöyle dedi:


"Bu ayet, Muhammed (s.a.s)'in yoluna uymadığı halde Allahı sevdiğini iddia edenin yalancı olduğuna hüküm vermekte ve Resulallah'ın şeriatine, Nebinin dinine, bütün söz ve fiilerinde tabi olmadıkça Allahı sevdiğine dâir ileri sürdüğü iddianın yalan olduğunu bildirmektedir."(İbni Kesir Tefsiri 1. Cilt 366. sayıfa)


Şayet birşey Allah ve Resulünden daha fazla sevilirse bu Allah'ın asla affetmediği şirk olur ve böyle bir kimseye Allah hidayet etmez. 


"De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz bir ticaret ve hoşlandığınız evler, size Allah’tan, Resûlü’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise artık Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar toplumunu doğru yola eriştirmez.” (Tevbe 24)


Zamanımızda İslam şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunları uygulayanların, Allah ve Resulünü sevdiklerine dâir iddiaları apaçık bir yalandır. Bu iddiaları sadece insanları kandırmak için ileri sürerler ve para vererek satın aldıkları alim taslaklarını da bu mesele için kullanırlar. İşte bu sebeple bu alim taslağı olan Belamlar, Allahın Şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunları uygulayan Tağutların müslüman olduklarını ve Allahı çok sevdiklerini insanlara anlatırlar. 


Allahın şeraitini hayatın her alanında uygulamadan kaldırıp yerine beşeri kanunları uygulayan, bu kanunlara öncelik tanıyarak Allahın şeriatından daha üstün tutan yöneticiler, Allah ve Resulünü sevdiklerini nasıl iddia edebilirler? Böyle bir iddiayı illeri süren kimseler ya İslamı bilmemekte veya islami gerçek manada bilmeyen halkı kandırmak istemektedirler. Zira halkın, İslamı bildiklerini bilselerdi asla böyle gülünç bir iddiayı ortaya atmazlardı. Fakat sahte alim taslakları vasıtasıyla ve halkın İslamdaki cehaletlerini fırsat bilerek böyle bir iddiayı ortaya attılar ve halkı da buna inandırdılar.


Durum oldukça ciddidir. Herkes dikkatli olsun! Namaz, oruç, zekat gibi ibadetleri sadece Allaha yaptığı halde hayatın diğer yönlerindeki ibadetlerde Tağuta kul olan kişi şirkten kurtulduğunu, müslüman olduğunu, Resulallahın şefatine nail olacağını ve Allahın azabından kurtulacağını asla zannetmesin! Zira durum onların zannettikleri gibi olmayacak.


5- VATAN VE MİLLİYETÇİLİK TAĞUTU


Vatan ve milliyetçilik Allah'tan başka ibadet edilen bir tağut olabilir. Eğer sevgi ve düşmanlık vatan ve millet için olur, hak ve hukuklar İslam'a göre değil de vatanın sınırlarına ve milliyetçiliğe göre verilirse...

Mesela; vatanın sınırları içinde yaşayan kimselere ne olursa olsun, ister kafirin en kafiri olsunlar, her türlü hak, hukuk sağlanır ve dostluk gösterilir, fakat vatanın sınırları dışında yaşayanlara, insanların en takvalısı olsalar bile, aynı şekilde dostluk gösterilmez, aynı hak ve hukuklar verilmezse ışte o zaman vatan ve milliyetçilik Allah'tan başka ibadet edilen birer tağut olur.

Her kim Yahudi, Hristiyan ve diğer kafirler ile müslümlar arasında sadece vatan ayrımı yapar ve bu dinlere mensup olan bütün vatandaşları eşit tutar, hepsine aynı hükmü verirse, şüphesiz en büyük küfrü işlemiş olur. Zira bu kimse dostluk ve düşmanlık konusunda vatan ve milliyetçiliği Allah'a ortak koşmuş, dostluk ve düşmanlığı akide ve din için değil vatan ve toprak için yapmıştır. Böyle bir düşünce, inanç veya amel, dostluk ve düşmanlığın sadece din için olması gerektiğini bildiren Allahın ayetlerini ve Resulün sözlerini reddetmek demektir. 


Bugün vatan ve milliyetçilik duygusu o kadar yüceltilmiştir ki, nesiller bu fikirler üzerinde terbiye edilmiş, her hayır adete vatan ve milliyetçilik için yapılır olmuştur. Bu fikrin yayılması için yayın organları da yerli yerinde kullanılmış böylece, sadece Allah ve Allah'ın rızasını kazanmak için yapılması gereken ameller vatan için yapılır olmuştur. Vatan için cihad yapılmış, vatan için maddi yardımlar toplanmış, vatan için ölünmüş ve vatan için dostluk ve düşmanlık gösterilmiştir. Bu da yetmiyormuş gibi "Vatan sevgisi imandadır." diye uydurma bir hadis çıkardılar. Vatan sevgisi fıtratta vardır lakin imandan değildir. Hiç bir sevgi Allah'ın, dininin ve şeriatının önüne geçemez.

Ayrıca yalnızca Allahın dini için olmadıkça kimse gerçek şehitlerden olamaz.
Resulallah'a bir adam gelerek şöyle sordu:
"Bir kişi ganimet için, bir diğeri şöhret için bir başkasıda makam sahibi olmak için çarpışıyor. Bunların hangisi Allahın yolundadır?"
Resulallah şöyle dedi:
Kim Allahın kelimesi (laillaheilallah) yükselsin, yayılsın diye savaşırsa, işte o Allah yolunda çarpışmıştır." (Buhari)

Resulallah'ın bu sözü, cihadın alanını sınırlandırarak, İslam şeraitinin teşvik ettiği cihadın sadece Allah için ve Allahın şeriatıni hakim kılmak için yapılması gerektiğini haber vermektedir. Bunun dışında yapılan savaşlar, gayesi ne olursa olsun batıl ve Allah yolunda değil, tağut yolunda yapılmış savaşlardır.


"İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Küfre sapanlar da (Allah’ın emirlerinden uzaklaştıran ve kendi emir ve yöntemlerini hâkim kılmak isteyerek ilâhlık taslayan) tâğût(u ayakta tutma) uğrunda savaş verirler. O halde (ey iman edenler!) Siz (de) şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi çok zayıftır." (Nisâ Süresi 76)


Sadece Allahın rızasını elde etmek, Allahın emrini yerine getirmek ve Allah'ın hükmünü uygulamak gayesi ile vatan, mal ve ırz gibi değerleri korumak için çarpışmakla, Allahın rızasını gözetmeksizin sadece belli bir şeyi elde etmek için çarpışmak arasında elbette ki fark vardır. 

Ayrıca insanın vatanını sevmesi, doğduğu, yetiştiği yeri özlemesi meşru olan ve İslama zıt olmayan bir durumdur. Böyle bir durum ile sadece vatan için dostuluk ve düşmanlık yapmak ve sadece vatanı bir gaye göstererek herşeyi vatan için yapmak arasında fark vardır. Zira bu durum vatanı Allahı vatana denk tutmaktır. 
Maalesef zamanımızdaki insanların çoğu bu iki durumu karıştırmakda, dolayısıyla Allah için değil, Allaha isyan etmiş Tağutları, onların yasalarını, tağuti bir rejim olan Cumhuriyeti, küfür bir inanç olan Demokrasiyi, Laikliği kafirleri, müşrikleri, kafir ve islam düşmanı başka ülkelerin menfaatlerini, yahudi ve hristiyanları, fahişe, pezevenk, faizci, tefeci ve sömürgecileri korumak için ölenlere Şehid sıfatı vermektedirler. Böylece, İslami bir kavram olan "Şehit" kelimesinin manasını tahrif etmiş ve ona Tağutların hoşuna gidecek başka bir mana yüklemişlerdir. Öyle ki "Demokrasi Şehidi" diye bir saçmalık çıkardılar ve bunu islama nispet ettiler.
Oysa İslamda şehid; "Laillaheilallah" yani Tevhid kelimesini yükseltmek ve bu gaye ile yukarda saydığımız kötülükleri kaldırmak için savaşanlara verilen çok üstün bir sıfattır. Şehit denince ilk akla gelen;  İslam dini, Kelimen-i Tevhid, bu yolda kafirlerle savaş, bu yolda lezzetli bir ölüm ve Allahın cennette vereceği üstün mevkilerle nitelenmektedir. 

"Öyleyse, dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür ya da galip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz." (Nisâ Süresi 74)


Yeryüzünde Resulallah'ın kalbine en sevgili yer mekke idi. Fakat onun kalbinde Allah, o yerden daha sevgili, daha değerli ve daha yüceydi. Bu iki şey arasında yani; çocukluğunu, gençliğini geçirdiği, yetiştiği ve sevdiği Mekke de kalmakla İslam diyarı Medine'ye Allah için hicret etmek arasında tercih yapmak zorunda kalınca, Allah sevgisini vatan sevgisinden üstün tutarak Medineye Allah için hicret etmeyi, Mekke de kalmaya tercih etti. Sahabeler ve onlara bağlı olanlar da bu yolu takip ettiler. 


"De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz bir ticaret ve hoşlandığınız evler, size Allah’tan, Resûlü’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise artık Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar toplumunu doğru yola eriştirmez.” (Tevbe Süresi 24)


6- KAVMİYETÇİLİK VE IRKÇILIK TAĞUTU


Düşüncelerini, inanç ve yaşantılarını kavmiyetcilik ve ırkçılık ilkesi üzerine bina eden ve birleştirenler için kavmiyetcilik ve ırkçılık, Allahtan başka ibadet ettikleri bir tağuttur.

Çünkü bu kimseler her türlü dostluk ve düşmanlığı, Hak ve hukuku ırkçılık temellerine dayandırır. Her kim bu kavimden veya ırktan ise, velevki yeryüzündeki en zalim kişi olsun, her türlü dostluk ve, yardım ve haklar ona verilir. Fakat her kimde bu kavimden değilse, velevki yeryüzündeki en takvalı insan olsun, ona hiç bur dostluk, yardım ve hak verilmez. Bilakis tam tersi tavır sergilenir.
Özetle kavmiyetçilik veya ırkçılık fikri, Allah'ın haramını farz kılan, farz kıldığını haram kılan bir düşüncedir. Bu nedenle kavmiyetcilik ve ırkçılık fikrine inanmak, onun için çalışmak, ona yardım etmek, o fikri yaymak; Tağuta yardım etmek ve ona inanmak demektir.
İslam dini, dostluk ve düşmanlığı inanca ve dine bağlı kılar. İslam dinine göre insanlar arasındaki üstünlük; dil, ırk, toprak, tarihleri ne olursa olsun, ancak iman, takva ve salih amelle olur. 

"Ancak mü'minler kardeştirler." (Hucurat 10)


Mü'minler dil, ırk, toprak, tarihleri ne olursa olsun birbirinin kardeşi ve dostudurlar. Ama dikkat edin sadece müslümanlar birbirinin dostu ve kardeşidirler.


"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar." (Tevbe 71)


"Küfre sapanlar, beni bırakıp kullarımı dost (ve ilâh) edin(ip onların dine aykırı buyruklarını tutmalarıyla onların kendilerine fayda ver)eceklerini mi sandılar? Muhakkak ki biz küfre sapanlara cehennemi bir konak olarak hazırladık." (Kehf 102)


Allahın kafir ve müşrikleri dost edinmeyi yasak kılması, onlar kâfir oldukları içindir. Bu yüzden aynı kavme (ırka) tabi olmalarına rağmen kafir ve müşrik olan kimselere karşı düşmanlık göstermek ve dostluk göstermemek gerekir. Öyle ki bu kimseler aynı aileden, aynı anne ve babadan olsalar bile kâfir veya müşrik oldukları sürece onlara dosluk ve sevgi söz konusu olamaz.


"Biz müslümanlarla mucrimleri bir mi tutarız? Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?"(Kalem 35)


Aynı kavim ve ırka bağlı olsalar bile müslüman ile mücrim (suçlu, günahkâr), mü'min ve kafir veya müşrik hiç bir zaman eşit olamazlar aksini söyleyen Allahın bu ayetlerini inkar etmiş olur. 


"Ey insanlar! Şüphesiz biz, sizi bir erkekle bir kadından yarattık (ırkınız ve şahsınızla övünmeniz için değil; sırf iyilik uğrunda) tanışasınız (yarışıp ve yardımlaşasınız) diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz ki sizin Allah yanında en şerefliniz, en takvâlınız (Allah’ın emirlerine en uygun yaşayanınız ve günahlardan sakınanınız)dır. Şüphesiz, Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) haberi olandır." (Hucurât 13)


Takvâ sahibi olmak; bütün günahlardan ve günaha giden yollardan sakınmak, nefsi terbiye ve tezkiye etmektir. Bire bir Kur'an ve Sünnete uymaktır. Bu da nefsi her türlü kötü ve batıl duygu ve isteklerden arındırarak, Allah’ın emrine ve Resûlü’nün sünnetine uygun yaşamak; insanlara karşı dış yaşantısını Allah’a karşı da iç yaşantısını tertemiz süslemektir. Muttakîlik köşeye çekilme değil, aynı zamanda emr-i mâruf nehy-i münkeri yerine getiren aksiyoner bir hayat tarzıdır. Âyet-i kerîmeden anlaşıldığı üzere dünyada bütün insanlar arasında, insan olma yönünden hiçbir farklılık ve üstünlük yoktur. Eşitlik, karşılıklı saygı, müsamaha ve hayat hakkını tanıma vardır. Ancak Allah’a olan inanç ve kulluğun yerine getirilmesi bakımından O’nun katında dereceler ve üstünlükler vardır.


Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:


"Ehli betimin bana insanlardan daha öncelikli olduğu sanılır. Oysa öyle değildir. Benim dostlarım; hangi milletten, nereden ve kim olursa olsunlar, sizden olan takva sahipleridir."


(İbni Ebi Asımdan Sahih senetle)


Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:


"Kim cahiliye adeti olan kavmiyetçiliğe (ırkçılığa) çağırırsa o cehennem topluluğundandır."


Bunun üzerine bir adam şöyle dedi:


"Ya Resulallah! Namaz kılsa, oruç tutsada mı?"


Resulullah (s.a.s) şöyle dedi:


"Evet, namaz kılsa, oruç tutsada böyledir! Sizler Allahın sizi isimlendirdiği şeye çağırın! Allah sizi Müslüman, Mü'min ve Allahın kulları (Abdullah) olarak isimlendirdi. İşte siz insanları buna çağırın!"


(Tergib ve Terhib, sahih senetle)


Yine Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:


"Cahiliye adeti olan kavmiyetçiliğe (ırkçılığa) çağıran bizden değildir."


(Nesai, sahih senetle)


İslam davasından başka her dava ve yol cahiliye yolu ve davasıdır.

İman, İslam, ve Akide (itikat) bağı dışında birleştiren bütün bağlar cahiliye bağıdır. Bu bağları red etmemiz ve ona buğz edip uzak durmamız gerekir.

Bu diğer bütün fikir, akım ve ideolojiler içinde geçerlidir.


7- ÇAĞIMIZIN TAĞUTU: DEMOKRASİ


Demokrasi; hayat, insan ve varlık konusunda özel bir düşünceye sahip olan bir dindir ve devleti dinden ayıran laik düşünceyi sabit kılan bir nizamdır.

Demokrasi güçlünün hâkim olduğu rejimin adıdır. Çağdaş bir masaldan ibarettir. 

Demokrasi, “Halkın −İlâhî bile olsa− başka hiçbir otoriteye boyun eğmeden kendi kendini yönetmesi, idare etmesi” demektir.



Demokrasi asıl itibari ile Yunanca bir kelime olup 'demos’ ve ‘kratos’ kelimelerinin bileşiminden oluşmaktadır. ‘Demos’, ‘halk’ anlamına gelmektedir. ‘Kratos’ ise ‘idare’ demektir. Bu iki kelime ‘demokrasi’ şeklinde telaffuz edilmektedir. Manası ise harfi harfine ‘halkın idaresi’, ‘halkın otoritesi’ ya da ‘halkın yasama yetkisi’ demektir.


 Demokrasi dinine göre Allah-u Teâlâ için yapılacak ibadet ancak mescidler, kiliseler, zaviyeler ve mabedlere hastır. Fakat hayatın özel veya genel meseleleriyle ilgili konular demokrasi dinine hastır. Yani, demokrasi dininde yönetici olan kimsenin Allah-u Teâlâ’ya ait olan yetkileri kendisinde bulundurma yetkisi vardır. Fakat Allah-u Teâlâ’nın hakkı olan konularla ilgili kanun yapma yetkisi yoktur. Zira böyle yaparsa dini siyasete alet etmiş olma ithamına maruz kalır veya kökten dinci ya da bölücü terörist ithamı ile karşılaşır. Allah-u Teâlâ’nın şöyle buyuruyor:
"(Mekke müşrikleri, Allah’ın) Yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah’a bir pay (putlarına da bir pay) ayırıp yalan bir iddiada bulunarak: “Bu Allah’ın, bu da ortaklarımızındır (putlarımızındır)” derler. Ortakları için olan (pay) Allah’a ulaşmıyor, Allah için olan (pay) ise ortaklarına ulaşıyordu. Verdikleri hüküm ne kötüdür!" (En’am: 136)
Demokrasi dinine göre; halk kendi kendine hükmeder. Yani; kanun koyan ve kendisine itaat edilen Allah-u Teâlâ değil, insandır.
Demokrasi dininde, Allah-u Teâlâ’nın dinine zıt olsa da, onunla alay edilse de, beşeri kanunlara muhalefet etmediği müddetçe inanç hürriyeti vardır. Dileyen dilediği fuhuşu yapar, zina eder, livata yapar vs... Zira demokrasi dini için mukaddes hiç bir değer yoktur. Buna rağmen bu din, itiraz edilemeyen, hesab sorulamayan ve sorgulanamayan üstünlükte görülür.
Demokrasi dininde, batıl ve İslam’a zıt olsa bile, çoğunluğun görüşü mukaddes ve geçerlidir.
Demokrasi dininde değeri ve kudsiyeti ne olursa olsun, velevki Allah-u Teâlâ’nın dini olsun, her konuda kişinin tercih hakkı vardır.
Demokrasi dininde yöneticinin seçimi konusunda, en basit ve cahil insanla, en takvalı ve alim insanlar eşit tutulur.
Demokrasi dininde; akidesi ve fikri ne olursa olsun, İslam’a aykırı olsa bile, siyasi partilerin ve değişik grupların oluşumu serbesttir.
Bu anlatılanlara göre demokrasi dininde, kendisine ibadet ve itaat edilen ilah, insanın heva ve hevesidir. İşte bu sapık olan demokrasi fikrinin sahipleri, bu yeni din demokrasiye inanırlar ve düşmanlıkları, dostlukları, savaşları sadece bu din için yaparlar. Bu dine giren kimseyi kendilerine dost edinir, ona yardımcı olurlar. Bu dine girmeyen kimseye ise düşman olup ona savaş açarlar.
Demokrasi bir tağuttur ve Allah-u Teâlâ’dan başka ibadet edilen tağutların temelini oluşturur. Buna rağmen insanlar bu dine girmede hiç çekinmez ve tereddüt etmezler. Ona muhakeme olurlar ve onu hiç çekinmeden överler.

Şöyle şaşırtıcı bir durum vardır: Kendilerinin müslüman olduklarını iddia eden kimseler yahudilik ve hristiyanlık dinine girmekten çekinirler. Buna rağmen demokrat, kominist, sosyalist veya laik bir partinin dinine girmekten hiç çekinmezler. Oysa nasıl hristiyanlık ve yahudilik birer din ise demokrasi, kominizm, sosyalizm, laisizm de aynı şekilde birer dindir. Bu dinlerin hepsi batıldır. Aralarındaki tek fark, hristiyanlık ve yahudiliğin semavi asıllı oluşu, demokrasi, komünizim, sosyalizm ve laisizmin semavi değil, heva ve hevesin ürünü oluşudur.

Yaşadığımız şu çağda insanların insanlığını bitirip onları hayvanlardan daha aşağı konuma düşüren birçok şirk çeşidi vardır. Bu şirkler dünyanın değişik bölgelerine göre farklılık arz edebilmektedir. Örneğin kimisi ineğe taparak bu şirke düşerken, kimisi yıldızlara taparak bu pisliğe bulaşmaktadır. Lakin bu şirk çeşitleri içerisinde bir tanesi var ki −maalesef− dünyanın neredeyse her tarafını kaplamış, şu an yeryüzünde nefes alıp-veren herkesi içine almıştır. Evet, bu şirk “demokrasi şirki”dir.

Bu gün Allah’ın merhamet edip koruduğu pek az insan müstesna, neredeyse tüm insanlık bu şirke bulanmıştır. Kimisi ökçesine kadar, kimisi dizlerine kadar kimisi de boğazına kadar… Bazıları da var ki, bu şirkin içerisinde yüzmektedirler! Yani bu şirk onların her tarafını kaplamıştır!


Biz, Rabbimizin lütuf ve keremi ile inşâallah bu şirkin her çeşidinden ve tüm nevilerinden uzak durarak tevhidimizi muhafaza etmeye çalışmalıyız. Eğer bunu yapmazsak ebedî hüsrana uğrayan ve cehenneme girmeyi hak edenlerden oluruz ki bu, zararın ta kendisidir.


Demokrasi, bu gün birilerinin vazgeçilmez sevdası olmuştur; onunla yatar, onunla kalkar, onunla hem dem olurlar…


Böyle yapmalarının en büyük nedeni, bu idare tarzının onların şehvetlerine, arzu ve isteklerine çok fazla müdahale etmemesi, onlara sonsuz özgürlükler vermesi ve hayvanlar gibi yaşamalarına müsaade etmesidir. Eğer idare İslam’ın elinde olsa istedikleri gibi yaşayamayacak, arzularını diledikleri gibi gerçekleştiremeyecekler. İşte bu nedenle demokrasi onlarda bir sevdaya dönüşmüştür.


Şûrâ ile Demokrasi Aynı Şeyler midir?

Bazı çevreler İslamî idarenin vazgeçilmez esası olan “şûrâ” ile demokrasinin aynı anlama geldiğini, her ikisinin de istişâre mahsulü olduğunu ve aralarında her hangi bir zıtlık bulunmadığını iddia etmektedirler.


Acaba gerçektende mesele onların dediği gibi midir?


İslam’daki şûrâ ile demokrasi aynı şey midir?


Aralarında fark var mıdır?


1- Her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki, şûrâ Kur’ânî bir kelimedir, İslamî bir kavramdır; demokrasi ise Kuran ve sünnette kullanımı olmayan batı kökenli bir kelimedir.


Bazıları hiç utanmadan, arlanmadan ve pervasızca İslam ile demokrasinin aynı şeyler olduğunu, aralarında en ufak bir farklılık olmadığını söylemektedirler. Bu insanlara şunu sormak isterim: Eğer bu iki kelime aynı ise ve aralarında her hangi bir fark yok ise neden demokrasi yerine İslam kelimesini kullanmıyor, konuşmalarınızda bunu dillendirmiyorsunuz? Çünkü siz de çok iyi biliyorsunuz ki, aklı başında olan ve idareyi elinde tutanlar sizin bu safsatanıza inanmamakta, kandırmaya çalıştığınız cahil halk gibi kanmamaktadırlar. Onlar bunu reddettikleri için onların olduğu yerlerde bu tür söylemlerde bulunamamaktadırlar.


2- Şûrâ Allah’ın hükmü iken, demokrasi ise halkın veya tâğutların hükmüdür.


Demokrasilerde verilen hükümler Allah kaynaklı değildir. İnsanların arzu ve isteklerinin neticesidir. Ya doğrudan tâğutların koyduğu kurallardır ya da halkın oylamasına sunulan kanunlardır. Şûrâ da ise kesinlikle verilen hükümler Allah’a muhalif olamaz. Çünkü şûrâ hiçbir zaman Allah’a rağmen ve Allah’a muhalif kanun koyamaz. Bu nedenle “şûrâ ile demokrasi aynı şeydir” demek hem Allah’a hem de demokrasiyi ortaya koyan insanlara atılmış bir iftiradır. Çünkü bu sistemi ortaya koyanlar da İslam ile demokrasinin aynı şeyler olmadığını ifade etmektedirler.


3- Şûrâ egemenliği kayıtsız şartsız Allah’a ait görürken, demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız halkındır.


Bilindiği üzere İslam’da mutlak otorite, idare ve kanun yapma yetkisi sadece ve sadece Allah’ın hakkıdır. Allah’tan başka hiçbir kimsenin ve hiçbir makamın bu yetkileri kendinde görme salahiyeti yoktur. Bu, tüm İslam âlimlerinin ittifakla kabul ettiği bir hakikattir. Hangi muteber bir İslam kaynağını açarsanız açın, orada hâkimiyetin yalnızca Allah’a ait olduğunun vurgulandığını görürsünüz. Bu nedenle falanca kitapta şöyle geçer, filanca âlim şöyle demiştir, demeye gerek yoktur. Haddi zatında Kur’ân’a bakıldığında, Kur’ân’ın baştan sona bu gerçeği vurguladığı görülecektir. İşte bu nedenle bir insan “Ben Müslümanım” diyorsa eğer, onun zorunlu bir şekilde tek egemen ve tek hâkim olarak Allah’ı kabul etmesi gerekir. Aksi halde müslüman olamaz. Demokrasilerde ise bu yetki, halkın veya milletindir. Yani toplumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi inanca sahip olurlarsa olsunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına göre, her bir şahıs, o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede hâkimiyet, 70 milyon eşit parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî ifadesi 70 milyon ilâh kabul ediliyor, demektir…


4- Şûrâ yalnızca ictihadî yerler ve hakkında nas olmayan meselelerde olurken, demokrasi de her şey tartışılabilir. Velev ki hakkında ayet veya hadis olsun!


İslam’da hakkında ayet veya hadis olan bir mesele hakkında konuşmak, söz söylemek, fikir beyan etmek asla câiz değildir ve bu Allah ve Rasulünün önüne geçmektir. Rabbimiz şöyle buyurur:


“Allah ve Rasulü bir işi hükme bağladığında hiç bir mümin erkek ve hiç bir mümin kadına o işlerinde istediklerini yapma hakkı yoktur.” (Ahzab Sûresi, 36)


“Ey iman edenler! Sakın ha Allah’ın ve Rasulünün öne geçmeyin; Allah'tan sakının, doğrusu Allah işitir ve bilir” (Hucurât Sûresi, 1)


Müslüman, hakkında Allah ve Rasulünün emri olan bir meselede asla söz söyleyemez. Allah ve Rasulü ne demişse, onun için mesele bitmiştir. Örneğin Allah ve Rasulü, “Mirasta erkek kadından bir fazla alır” demişse müslüman “Bu niye böyledir. Bunda eşitlik yoktur” gibi laflar etmez. Ama demokrasilerde böyle değildir. Bir mesele hakkında on ayet, yirmi hadis bile olsa, çoğunluk aksini söylediği sürece doğru çoğunluğun dediği olarak kabul edilir. Bu nedenle demokrasilerde Allah’ın yasak kılmış olmasına rağmen, zina serbest olsun mu olmasın mı diye oylama yapılabilir. Hatta Allah’a sövmenin suç olup-olmadığı bile rahatlıkla tartıştırılan konulardandır.


5- Şûrâda sadece ilim ehli insanlar söz sahibi iken, demokrasilerde âlim-cahil herkes söz sahibidir.


Şûrâ, Allah adına karar veren bir makam olduğu için orada sadece Allah’ını bilen ve dininin âlimi olan insanlar konuşup söz söyleyebilir. Âlim olmayan ve yetkisi bulunmayan kimselerin orada olması ve konuşması söz konusu değildir. Ve yine İslam âlimle cahili, bilenle bilmeyeni birbirinden ayırmış, ikisini asla eşit görmemiştir. Ama gelin görün ki demokrasilerde mesele bunu tam aksinedir. Âlim-cahil herkes orada söz sahibi olabildiği gibi, inanan-inanmayan herkes de aynı şekilde söz sahibidir. Demokrasilerde bir cahil ile bir profesör eşittir; görüşleri, fikirleri ve düşünceleri aynı seviyededir. 30-40 yıl ilimle uğraşan bir bilge ile daha imza atmasını bile beceremeyen bir cahil eş değerdedir. Bu görüş, ilk bakışta adil gibi gözükse de dikkatlice düşünüldüğünde zulmün ve haksızlığın ta kendisidir. Bu bile demokrasinin ne kadar saçma ve mantıksız olduğunu ortaya koymak için yeterlidir.


6- Şûrâ, çoğunluğa aykırı olsa bile hakka en yakın olan görüşe önem verirken, demokrasi hakka aykırı olsa bile çoğunluğun görüşüne önem verir.


Şûrâ ile demokrasinin birbirinden ayrıldığı en önemli noktalardan birisi işte burasıdır. Şûrâ, çoğunluğun ne dediğine veya ne diyeceğine değil, hakka ne kadar uyup-uymadığına bakar. Hakka uyduğunu tespit ettikten sonra dünyaya muhalif olsa bile o kararı uygular. Demokrasilerde ise durum bunun tam aksinedir. Hakka, yani Kur’ân ve Sünnete aykırı olsa bile çoğunluğun görüşü bağlayıcıdır. % 49 erkek, erkekle evlenemez, dese; % 51 hayır evlenebilir, dese % 51’in dediği olur ve erkek, erkekle evlenebilir.


7- Şûrâ Allah’ın dinindendir, ona iman etmek farzdır; demokrasi ise tâğutların dinindendir onu kabul etmek küfür, onu inkâr etmek farzdır.


Şûrâ, Allah’ın emri ve tavsiyesidir. Bu nedenle ona inanmak ve onunla amel etmek farzdır. Demokrasi ise Allah düşmanlarının ortaya attığı pis ve şirk dolu bir idare tarzıdır. Bu nedenle onu inkâr etmek, kabul etmemek, reddetmek imanın bir gereğidir.


8- Şûrâ tercih edilen görüşe göre bağlayıcı değildir, halife ona muhalefet edebilir; ama demokrasi bağlayıcıdır, hakka ters bile olsa itiraz edilemez!


Şûrâ, hakkında Kur’ân ve Sünnette hüküm olmayan bir konuda karar alacak olsa bu, onların başında bulunan halifeyi bağlayıcı değildir. Halife, hakkında nass olmadığı için kendi ictihadıyla onlara muhalefet edebilir. Ama demokrasilerde böyle değildir. Hakka ters bile olsa çoğunluğun görüşü geçerlidir ve bağlayıcıdır.


İşte buraya kadar saydığımız şeyler, demokrasi ile İslam’ın birbirinden ayrıldığı noktalardan bazılarıdır. Aralarındaki ayrılıkları sayacak olsak hacimli bir kitaba ihtiyaç duyarız. Bu nedenle biz bu kadarıyla yetiniyoruz. İnşâallah bunda aklı olan kimseler için yeterli ve ikna edici deliller vardır.


8- SİHİRBAZ, BÜYÜCÜ TAĞUTU


Eşyaları etkileyebilecek kudrete sahip olduğunu, dilediğine zarar verebileceğini, dilediğinden zararı kaldırabileceğini iddia eden sihirbaz ve büyücüler de birer tağuttur. Oysa bu özellikler sadece Allaha ait bir özelliklerdir. Bu sebeple her kim bu özelliklere sahip olduğunu iddia ederse ilahlık taslamış ve tağut olmuştur. 

Buna rağmen insanların çoğu tevhidi ve Allahın üzerindeki hakkını bilmemeleri sebebiyle, eşyalara veya canlılara zarar yada fayda verebilecek güce sahip olduklarına inandıkları sihirbaz ve büyücülere ibadet ederler. Bu yüzden istedikleri şeyleri yapabileceklerine, kendilerinden hastalığı dahi giderebileceklerine inanırlar.
İşte bu sebeple sihirbaz ve büyücüler birer tağuttur, kafirdir. İslamdaki cezası ise başını gövdesinden ayıracak bir kılıç darbesidir. Onlara inan, onların yanına gidip büyü ve sihir yapanlarda onlar gibi kafir olur. (Karı-koca arasını yapan veya bozan, kısmet açma veya kapatma, aşık etirme, idrar bağlama, şişleme, Hastalık verme... ve benzeri büyü ve sihirleri yapan da yaptıran da kafirdir.)

Kafir olduklarına dair delilimiz:


"(Yahudiler, kitaplarından yüz çevirip sihirle meşgul oldukları için) Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytan(ların ve şeytan ruhlu insan)ların: “Bunu sihirle elde etti.” şeklindeki (uydurma) sözlerine uydular. Halbuki Süleyman (bir peygamber olarak mucize gösterdi; onların iddia ettiği gibi, sihir yaparak) küfretmedi/nankör olmadı. Fakat o şeytanlar, insanlara Babil’deki Hârût ve Mârût isimli iki meleğe indirilen (ilhamla bildirilen) şeyi (yani) sihri (büyüyü) öğreterek kâfir oldular. Halbuki onlar, (o iki melek, mucize ile sihrin farkını bildiriyor ve): “Biz ancak bir imtihan için (gönderilmiş)izdir; sakın (sihir yapıp da) kâfir olma!” demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmiyorlardı. Buna rağmen (yahudiler) kadınla kocasının arasını ayıran şeyleri bunlardan öğreniyorlardı. Ama onlar, Allah’ın izni olmaksızın onunla hiçbir kimseye zarar verecek değillerdi. Yine de onlar, (o yahudiler) kendilerine fayda sağlayacak olanı değil, zarar verici şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onu satın alan (ve satan) için âhirette (cennetten) bir nasip olmadığını biliyorlardı. (Onların sihir yapmayı benimsemekle) kendilerini sattıkları şey ne kötü! Keşke bilselerdi." (Bakara Sûresi  102)


Eski kavimlerin çoğu sihre çok inandıklarından Hz. Süleyman’a verilen mucizeler için “Sihir yapıyor.” diyorlardı. Âyet-i kerîmede iki husus göze çarpmaktadır:


1. Şeytanlara uyanların Hz. Süleyman’a sihir isnad etmeleri.


2. İmtihan için gönderilen Hârût ve Mârût’un insanlara bir şey öğretirken, *“Sihir yaparak kâfir olma.” diye uyarmaları.


Bir şeyin kötü ve zararlı yönlerini söyleyerek onun hakkında bilgi vermenin bir mahzuru olmayıp onun zararını önlemede etkilidir. Cumhûrun ve müfessirlerin görüşü budur. Nitekim Bîrûnî (972-1080), “Kötülüğü bilmeyen, ondan sakınamaz; iyiliği bilmeyen de ona ulaşamaz.” demiştir. Şarabın hem yapılışını öğretmek hem de haram olduğunu söylemek gibi.


İşte bu ayet, kafir olan kimselerin, insanlara sihri öğreten şeytanlar (cinler) olduğunu ortaya koymaktadır. 


İmam Kurtubi şöyle dedi:
"...imam Malik'e göre; küfür sözleri kullanarak sihir veya büyü yapan bir müslüman kafir olur ve tevbeye çağırılmadan öldürülür. Tevbe etse tevbesi kabul edilmez. Çünkü bu kimse zındık gibidir. Bu yüzden gerçek manada tövbe ettiği bilinemez. Yani yine aynı fitneyi, ameli yapabilir. Ayrıca Allah ayetin:"Biz imtihanız, sakın küfre girme" demedikce hiç bir kimseye birşey öğretmezlerdi." bölümünde sihri, küfür olarak isimlendirdi. Ahmed, Ebu Sevr, İshak, Şafii ve ebu Hanife bu görüştedirler. Sihirbazın öldürüldüğü konusunda Ömer, Osman, Ibni Ömer, Hafsa, Ebu Musa el Eşari, Kays ibni Sa'd (r.a) ve tabiinden yedi kişiden rivayet nakledilmiştir." (Kurtubi tefsiri cilt 2)

Sihir, ancak şirk ve küfür işlenerek yapılır. Çünkü bu amelin yapılması kafir olan cin ve şeytanların yardımıyla ve onları yücelterek olur. Sihirbaz ve büyücüler, eşyalara etki ettiğini, harikulade şeyleri yapabildiğini iddia eden kimsedir. Sihirbazlar ve büyücüler şeytanları razı etmek için yaptıkları sihirde Allah'ın kelamını hafife alırlar.

Ibni Teymiye  Onlar hakkında şöyle dedi: 
"Sihirbaz ve büyücüler, sihir ve büyü yaparken Allahın kelamının harflerini kan veya başka necasetlerle ters yazarlar. Yada şeytanların razı oldukları şekil, suretleri çizer, yazılar yazar yada sözleri söylerler. Şeytanlar (cinler) da bu bu yazılan ve söylenenlere icabet ederek onlara yardım ederler."

Evet, sihir, büyü, muska ve benzeri şeyleri yapan da yaptıran da dinden çıkan kafirler olurlar. Bu pis amellerden sakınmak gerekir. 


"Ey iman edenler! Şarap/içki, kumar, (tâzim edilen) dikili taşlar, şans (fal) okları (ve zarları), şeytan (ve kötü insan)a ait murdar (pis) işlerdir; artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. (Mâide Sûresi  90)


9- GAYBI BİLDİĞİNİ İDDİA EDEN TAĞUTLAR

GAYB: "Gözden ve duyulardan gizli olan, bilinmeyen" anlamındadır.

Başlıca gayb türleri 5 tanedir:

1- Sadece Allahın bildiği ve bu konuda melek cin ve Resuller dahil hiç kimseye bilgi vermediği gayb.

"Gaybın anahtarı O'nun katındadır. Ondan başkası onu bilemez. Karada ve denizde olanları yanız O bilir." (En'am 59)

Bu ayete göre; gaybın ilmi yalnızca Allaha aittir. Sadece Allah'ın bildiği bu konularda hiç kimse melek, cin, resul dahi olsa söz sahibi değildir.

Allah şöyle buyuruyor:

 "Ona rabbinden bir işaret gelse ya!" diyorlar. De ki: "Gaybı bilmek Allah’a mahsustur; bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim." (Yunus 20)

De ki: "Allah’tan başka göklerde olsun yerde olsun hiç kimse gaybı bilemez." Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler." (Neml 65)

Kur'anda, Allah'ın mahiyetini açıklamadığı, sadece varlığını ve ismini bildirdiği  bazı gaybi gerçekler vardır.

Buhari de geçen meşhur Cibril (a.s) hadisinde, Cibril kıyametin ne zaman kopacağını sorunca Resullah (s.a.s): "Bu, Allah'tan başka hiç kimse tarafından bilinmeyen 5 gaybi meseleden biridir." buyurdu ve şu ayeti okudu: "Kıyamet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah’ın katındadır; O, yağmuru yağdırmakta; rahimlerdekini bilmektedir. Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez; hiç kimse nerede öleceğini bilemez; ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır." (Lokman 34)

Bu ayete göre; kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, doğacak olan çocuğun en ince ayrıntısına kadar nasıl ve ne şekilde olacağını, kişinin nerede ve ne zaman öleceğini ve bir kimsenin yarın ne kazanacağını yalnız Allah bilir. Bu konularda fikir beyan etmek, yorum yapmak tahminden başka bir şey değildir ve bunlar imana yakışmayan davranışlardır. Bunların kesin olarak bilinebileceğini iddia etmek küfürdür.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"(Ey Muhammed!) Sana ruh hakkında soruyorlar. (Onlara) de ki: "Ruh, yalnız Rabbimin bildiği bir şeydir. Size verilen ilim (Allah'ın ilmine nazaran) çok azdır." (İsra: 85) 
Bu ayete göre; ruh da sadece Allah-u Teâlâ’nın bildiği gaybi bilgilerdendir. O halde ruhu, Kur’an ve sünnetin beyan ettiği sınırlar dışında tanımlamaya çalışmak ya da mahiyetini araştırmak boş ve yasak bir davranıştır.
Müminlere düşen; böyle konularda yorum yapmayıp onları Allah-u Teâlâ’nın bildirdiği şekilde tasdik etmektir.
İnsanların kalblerinden geçirdiği düşünce ve niyetler ancak Allah-u Teâlâ’nın bilebildiği gaybi bilgilerdir. Hiçbir 
kulun bu gibi şeyleri bilme veya bu gibi konularda fikir beyan etme kudreti ve izni yoktur. 
Buna göre her kim kalbten geçenleri bildiğini iddia ederse:

a - Yalnız Allah-u Teâlâ’ya ait olan “gaybı bilme” sıfatını kendisinde gördüğünden dolayı,

b - Kendisine vahiy geldiğini iddia ederek Allah-u Teâlâ’nın vahyin kesildiğine dair haberini yalanladığından
dolayı kâfir olmuştur.

2 - Allah-u Teâlâ’nın vahiy yoluyla sadece rasullerden dilediğine bildirdiği gayb.

"Görülmeyeni bilen Allah, görülmeyene kimseyi muttali kılmaz. Ancak elçileri (rasulleri) içinde razı olduğu, seçtiği kimseler müstesna. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyiciler (gözetleyiciler) dizer." (Cin: 26-27)
Bu ayette açıkca görülüyor ki; Allah-u Teâlâ bazı gaybi, duruma göre bazı gaybi bilgileri seçmiş olduğu rasullerine bildirmiştir. Bu bilgilerden bazıları; geçmiş ümmetlere ait haberler ve gelecekte zuhur edecek bir takım olaylardır. Hatta bazı zamanlarda insanların kablerinden geçenleri Rasullerine bildirmiştir. Onlar da vahiy sayesinde bu gibi konularda insanlara haberler vermişler veya zahirde gösterdikleri alametlere rağmen insanlara kalblerinden geçenlerle hükmetmişlerdir. Fakat bu hal, ancak Rasullere mahsus bir özelliktir.
Görülüyor ki rasuller dahi Allah-u Teâlâ bildirmedikçe gaybi bilme yetkisine sahip değildirler. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
"De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bilseydim, daha çok hayır yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece inanan bir kavmi uyaran ve müjdeleyen bir rasulüm." (A’raf: 188)

3 - Allah-u Teâlâ’nın rüya veya ilham yoluyla salih kimselere bildirdiği gayb. Tıpkı Ömer radiyallahuanh’ın hadisesinde geçtiği gibi...

Ömer radiyallahu anh, hilafeti zamanında Sariye radiyallahuanh’ı İslam ordusunun başında bir savaşa göndermişti. Kâfir lerle savaş yapılan yer bir dağın eteği idi. Savaş esnasında Müslümanlar biraz güçsüz kalmışlardı. Kâfirler dağın arkasından gelip Müslümanları haberleri olmadan kuşatmak ve ani bir baskın yapmak istediler. Bu sırada Ömer radiyallahu anh, Medine’de cuma günü minberde hutbe okuyordu. Allah-u Teâlâ Ömer radiyallahu anh’a savaş meydanını gösterdi.
Ömer radiyallahu anh Müslümanların arkadan baskına uğrayacaklarını görünce:
“Ey Sariye! Dağa, dağa!” diye seslendi. Allah-u Teâlâ, Ömer radiyallahu anh’ın sesini Sariye’ye işittirdi. Bunun üzerine Sariye hemen tedbir alıp düşmanın baskınını önledi. Taarruza geçerek düşmanı bozguna uğrattı.
 (İbni Esir - El-Kamil Fi’t-Tarih, İbn Hacer - El-İsabe)

Bu hadiseden; Allah-u Teâlâ’nın, Ömer radiyallahu anh’a ilham ederek gayb olan birşeyi bildirdiği anlaşılmaktadır. Salih kimselerin rüya veya ilham yoluyla bildikleri “bilgi” uyulması gereken mutlak bilgi değildir. Çünkü bu kimselere bildirilen şeyler, rasullere gelen vahyin korunduğu gibi şeytanlardan korunmamıştır. Bu sebeple insanlara, kendilerine gelen bilginin Allah-u Teâlâ’dan olduğunu söyleyemezler. Bu kimseler kendilerine ilham veya rüya yoluyla bildirilen şeyleri sadece kendi şahıslarında yaşarlar. Rüya ve ilhamlar şer’i kaynak değildirler. Böyle bir kimsenin, kendisine ilham edilen şey vasıtasıyla gaybı kesin bir şekilde bildiğini iddia etmesi küfürdür. Çünkü kendisine gelen rüya veya ilhamın Allah-u Teâlâ’dan olduğu kesin değildir, şeytandan da olabilir.

4 - Cinlerin semadan çalarak kâhin ve sihirbaz dostlarına bildirdikleri gayb.

Allah-u Teâlâ ileride olacak bir takım olayları Levhi Mahfuzda görevli meleklere yazdırır, melekler de bu haberleri birbirlerine aktarırlar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem gelmeden önce cinlerin bu haberleri almalarına müsade edilmişti. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem rasul olarak gönderildikten sonra cinlerin semadan haber almaları kıyamete kadar yasaklandı ve sema haberlerini dinlemek isteyen cinler şihab adlı gök taşlarıyla kovalanmaya başlandı.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Şimdi kim dinlemek için yanaşırsa kendisini gözleyen bir ateş (göktaşı) buluyor." (Cin: 9) 
Kendisine şihab (göktaşı) isabet etmeyip de kurtulan cinler semadan çaldıkları haberlere yüzlerce yalan katarak hemen sihirbaz ve kahin dostlarına ulaştırırlar. Bu kahin ve sihirbazlar da bunları insanlara anlatırlar. Bu söylediklerinden bazıları doğru çıkınca insanlar onların gaybı bildiklerini zannederler. Oysa bu haberler, Allah-u Teâlâ’nın meleklere bildirmesiyle zaten gayb olmaktan çıkmıştır.
Aişe radiyallahu anha’dan, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Melekler, (bir bulut olan) Anane’ye (bir bulut ismi) inerler de gökte kaza ve hükmolunan bazı şeyleri görüşürler. Bu sırada şeytanlar kulak hırsızlığı yaparlar. İşittiklerini de kâhinlere gizlice ulaştırırlar. (Cinler) bu haberlere yüz yalan da kendilerinden katarlar.” (Buhari)
Kâhin; gaybı ve ileride olacak olayları bildiğini iddia eden kimsedir. Bu özellik ise sadece Allah-u Teâlâ’ya ait bir özelliktir. Fincana, avuca, kuma bakarak ileride olacak bir takım şeyleri haber veren kimseler veya gazete ve televizyonlarda yaygın olan burç ilimleri, müneccimlik ilmi (yıldız falı) de kâhin kelimesinin manasına girer. Bunların hepsi, sadece Allah-u Teâlâ’nın bildiği gaybı bildiklerini iddia etmektedirler.

Bu sebepledir ki her kim kâhin ve sihirbazlara gidip onların söylediklerini tasdik ederek inanırsa, insanı İslam milletinden çıkaran büyük küfür işlemiş olur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim falcıya, gaipten haber verene veya sihirbaza giderek onlardan birşey sorar ve onların söylediklerine inanarak tasdik ederse kâfir olur.” (Ebu Davud, Ahmed)

“Uğura ve uğursuzluğa inanan bizden değildir. Kahinlik yapan ve kahine giden bizden değildir. Kendisi için sihir yapılan bizden değildir.” (Taberani sahih senedle)
“Arraf veya kâhine giderek söylediğini tasdik eden Muhammed’e ineni inkâr etmiş olur.” (Ahmed sahih senetle)
“Bir kimse bir kâhine giderek söylediğine inanırsa Muhammed’e inenden beri olmuştur.” (Ahmed sahih senedle)

5 - Göremediğimiz veya duyu organlarımızla algılayamadığımız ya da bizden uzak olduğu için bilemediğimiz fakat cinler tarafından bilinebilen gayb...

Cinler Allah-u Teâlâ’nın kendilerine vermiş olduğu özellik sebebiyle çok çabuk hareket edebilme vasfına sahiptirler. Bu sebeple bir yerde birşey olursa hemen ondan haberdar olabilirler. Bizler ise ancak duyu organlarımızla şahit olduğumuz şeyleri biliriz. Başka bir yerde olan ve duyu organlarımızla algılayamadığımız şeyler bizim için gaybtır.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Süleyman şöyle dedi: “Ey cemaat! Teslim olmuş olarak bana gelmelerinden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilir? Cinlerden bir ifrit (cinlerin en kuvvetli olanı) : 

“Sen yerinden kalkmadan önce onu sana getirebilirim, bunu sana getirmeye gücüm yeter ve ben, içindeki değerli şeyleri muhafaza edebilecek bir kimseyim” dedi. (Bunun üzerine Süleyman: "Ben daha hızlısını istiyorum" deyince) Kitabın bilgisine sahip olan (Allah'ın ism-i azamını bilen) : “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm.” dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşmiş görünce: “Tahtın bana bu 
şekilde getirilmesi, Allah’ın bir ikramıdır. Şükür mü yoksa nimete nankörlük mü edeceğimi imtihan etmesi içindir. Şükreden aslında kendi menfaati için şükretmiş olur (Zira teşekkür etmenin sevabı kişinin kendisine ulaşır). Fakat nankörlük eden bilsin ki; Rabbim Ğaniy (teşekkür edilmeye ihtiyacı olmayan) ve Kerim (ikram sahibi olan)'dir” dedi.” (Neml:38-40)
Ayette de bildirildiği üzere cinler Allah-u Teâlâ’nın kendilerine vermiş olduğu özellik sebebiyle bir takım gaybi şeylerden haberdar olabilirler. Bizim için gayb olan böyle şeyleri cinler vasıtasıyla öğrenmeye çalışmak küfürdür. Çünkü bu gibi gaybi gerçekleri öğretecek olan cinler kâfir olan cinlerdir ve kâfir cinler Müslümanı küfre sokmadan veya onu saptırmadan ona birşey vermezler. Müslüman cinleri bu konularda kullanmak mümkün değildir. Çünkü onlar bunu yapmanın küfür olduğunu bilirler. Cinlere hükmetme yetkisi sadece Süleyman aleyhisselam’a 
verilmiştir, ondan başkasına bu yetki verilmemiştir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Doğrusu bazı insanlar, cinlerin bazılarına sığınırlardı da onların (günah ve küfür işlemede) cüret ve azgınlıklarını artırırlardı." (Cin: 6)
Bütün bu ayet, hadis ve açıklamalardan sonra her kim sadece Allah-u Teâlâ’nın bilebildiği gaybı bildiğini iddia ederse tağut olmuştur ve üstelik tugyanda baş olmuştur. Her kim de bu kimsenin iddiasını kabul ederse sadece Allah-u Teâlâ ait olan bir özelliği ona vermiş ve onu Allah-u Teâlâ’dan başka ilah edinerek kâfir olmuştur.
Burada gayb çeşitlerini anlatmamızın sebebi, bu konuda tağutlaşan kimselerin iyice tanınması ve tevhidi korumak isteyen kimselerin ondan uzak durması içindir. Bu gibi kimselere şaka veya oyun yoluyla olsa bile yaklaşmamak gerekir. Zira Allah-u Teâlâ’nın dini ciddiyetle korunması gereken bir dindir.

Zamanımızda Allah-u Teâlâ’dan başka ibadet edilen tağutların şekil ve türleri çoktur. Bunların hepsini anlatacak olsak bu kitaba sığmaz. Bu sebeple tağutların hepsini iyice tanıyabilmek için tağutun genel tarifini öğrenmek ve 

devamlı hatırlamak gerekir. Daha önce açıklandığı üzere tağut; ibadetlerden herhangi birisinin Allah-u Teâlâ’dan başka, kendisine yapılmasına rıza gösterendir. Her Müslüman ondan uzak durmalı ve onu tekfir etmelidir. 
Burda anlattığımız tağutlar, aslında genel tagutlar olup bunların içine giren daha niceleri vardır. Bu nedenle burada genel olanları zikrettik ki diğerlerini bunlara kıyasla gizlisi ve açığıyla anlayabilesiniz.
Zamanımızda insanların çoğunun gafil olduğu gizli tağutlardan bazıları; İslam şeriatine muhalif adet ve örfler, moda dünyası, seks filimleri, futbol takımları, kendilerine 
sanat yıldızları denilen şarkıcılar, artistler ve bunların benzeri daha başka nice şeyler... Nice batıl örf ve adetler sebebiyle suçsuz insanların canlarına kıyıldı ve nice haksızlık ve 
zulümler oldu... Moda uğruna nice gençlerin beyinleri uyuşturuldu ve nice insan bataklığa sürüklendi... Oynatılan seks filimleri sebebiyle nice genç kızların, çocukların namusları 
kirletildi ve canları heder edildi... Nice takımlar için kanlar aktı, eşi başka takımı tuttuğu için nice yuvalar yıkıldı. Nice sanatçı denilen soytarıların sevgisi Allah-u Teâlâ ve rasülünün sevgisinin üstüne çıktı. Onlar için, onlar uğruna her ne olursa adeta feda edilir oldu... İşte bu gizli tağutlara ve insanların bunlara karşı olan durumlarına dikkatle bakıldığında ibadetin bir yönünün bunlara verilerek, bunların Allah-u Teâlâ’dan başka ibadet edilenler oldukları açıkça görülür.
İşte zamanımızın tağutlarının başlarını ve yaygın olanlarını; onlardan beri olup, onları ve onlara ibadet edenleri tekfir etmen için sana anlattık. Zikrettiğimiz bu tağutlara ve 
zamanımızdaki insanların bu tağutlara karşı durumlarına düşünerek baktığında insanların çoğunun bu tağutlara ibadet ettiklerini görürsün. Öyleki, Allah-u Teâlâ’ya itattan kaçınılarak bu tağutlara itaat edilmekte, bu tağutlar için dostluk ve düşmanlıklar yapılmakta, Allah-u Teâlâ ve rasulünün 
hükümlerine değil bu tağutların hükümlerine muhakeme olunmakta, Allah-u Teâlâ’nın dinine değil, tağut ve askerlerinin dinine bağlanılmaktadır. Buna rağmen böyle yapan 
kimseler kendilerinin İslam’a tabi olduklarını, Müslüman olduklarını iddia etmekten de geri durmazlar. Fakat onların içinde bulundukları durum, ileriye sürdükleri iddialarını yalanlamaktadır.

                                      ...........

 Bu mübarek yolun son davetçisi Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s.) olmuştur. Yüce Allah, din-i mübin-i İslam’ı Kerim Kitabımızla ve Peygamber Efendimizle kemale erdirmiştir.(Muvattâ, Kader, 3.) O gün bugündür insanlığı bu bereketli yola çağıran hakiki ilim ve irfan ehli nice bahtiyar kimseler olmuştur. Ancak, suret-i haktan görünerek insanları sırât-ı müstakimden saptıran, onları batıla davet eden nice bedbahtlar da olmuştur.

Sırât-ı müstakimde, Allah ve Resûlü’nün, Kur’an ve sünnetin önüne hiçbir anlayışı geçirmek yoktur. Sırât-ı müstakimde dinin sabitelerini değiştirmeye kalkışmak yoktur. Sırât-ı müstakimde hiç kimsenin, arzu ve isteklerine, çıkarlarına göre helal ve haram koyma yetkisi yoktur. Zira böyle bir durum, dini mübin-i İslam’ı tahrif etmektir. Dinin içini boşaltmaktır. Dini tahrip etmektir. Yeni bir din ihdas etmektir. Bilinmelidir ki; kendisini Kur’an ve sünnetin önüne geçirerek yeni bir din ihdas etmeye yeltenenler de, körü körüne böylelerinin peşi sıra gidenler de beyhude bir yolun yolcularıdırlar. Aksine sırât-ı müstakimde Kur’an ve sünnetin ebedi rehberliğinde, İslâm kültür ve medeniyetinin zengin bilgi mirası eşliğinde nezih bir hayat yaşamak vardır.

Yüce Allah’ın dosdoğru yolunda, Peygamberler dışında ismet sıfatına sahip “masum ve tartışılmaz” herhangi bir şahsiyet yoktur. Sırât-ı müstakimde Peygamberler dışında hiç kimsenin özel, seçilmiş ve yanılmaz olduğu düşünülemez. Herhangi bir kimsenin sözlerine, eserlerine ve davranışlarına mahza hikmetli olduğu düşüncesiyle kutsiyet atfedilemez. Sırât-ı müstakimde Allah’a isyan hususunda hiçbir varlığa itaat edilemez. Hâsılı, mutlak itaat ve bağlılık, çerçevesi Kur’an ve sünnet tarafından belirlenen ilkeleredir. (Diyanet ansiklobedisi)

Unutmayalım ki; herkes, ahiretteki âkıbetini bu dünyada yapıp ettikleriyle kendisi belirleyecektir. Hiç kimse sorumluluğunu ve hesabını bir başkasına asla yükleyemeyecektir.( İsrâ, 17/13-14.) O büyük günde tek umudumuz sadık imanımız, samimi niyetimiz, sahih bilgimiz, salih amellerimiz, selim kalbimiz olacaktır. Tek sığınağımız, Rabbimizin engin merhameti olacaktır. Yüce Rabbimiz, bizleri her daim sorumluluk bilinciyle, hesap şuuruyla yaşayan ve merhametine nail olan kullarından eylesin. Yüce Rabbimiz, bizleri bir an olsun sırât-ı müstakiminden ayırmasın, mahrum bırakmasın. Yüce Rabbimiz, dini değerlerimizi, imanımızı, İslam’ımızı tahrif ve istismar etmek isteyenlere fırsat vermesin. Rabbimiz bizi Tağutları hakkıyla reddeden ve kendisine hakkıyla iman eden sadık kullarından eylesin. Amin


Yazan: Seda Nur Arslan 

KAYNAKÇA

-Kur'an ve tefsirleri
-Hz. Muhammedin Hayatı
-Hadis Kitapları
- islamansiklobedisi.org.tr
- Tağutu Red Etmek Tevhidin Gereğidir (Ziyaeddin el-Kutsi




Yorumlar

  1. Bu zamana kadar boşuna yaşamışım muhteşem bilgiler kurandan ne kadar uzaklastigimizin kanısı hiç bilmediğim kavramlar ve ayetler yazılarınızın dewamini heyecenla bekliyorum Allah razı olsun

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

  HİKMET   Klasik sözlüklerde  hikmet  kelimesinin (çoğulu  hikem ) “yargıda bulunmak” anlamındaki  hükm  masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca “engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak” mânalarına gelen  ihkâm  masdarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tesbitine göre Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra  hüküm  de denmektedir (Cemheretü’l-luġa, “ḥkm”). Bu iki kelimenin anlamını birbirine daha da yaklaştıran Cevherî, hikmetin ihkâmla bağlantısı sebebiyle  hakîm  kelimesine hem “işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan” hem de “âlim ve ilmî hüküm sahibi” mânalarını vermektedir. İshak b. İbrâhim el-Fârâbî ise hikmetin anlamını kısaca “mânaları idrak ...
KUR'ÂNDAKİ TESETTÜR Sözlükte “örtünmek, kuşanmak; başkaları ile kendisi arasına perde koymak, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek” anlamlarındaki  tesettür , terim olarak ilgilileri ve ölçüleri dinen belirlenmiş örtünme yükümlülüğünü ifade eder. Kelimenin kökünü oluşturan  setr , “örtmek, gizlemek, perdelemek, engel olmak” gibi mânalara gelir. Aynı kökten  sitr  gizlenmeye yarayan engel, perde vb. şeyler için ve mecazen “çekinme, korku, hayâ” anlamında kullanılır. Yine bu kökten türeyen  seter  “kalkan” mânasındadır;  setîr  ve  mestûr  mecazen “iffetli” demektir. Bir hadiste Allah’ın sıfatı olarak geçen setîr (sittîr) kelimesi “örten ve koruyan” şeklinde açıklanmıştır.  Tesettür ayetleri ve açıklaması: A’raf Suresi 26. Ayet :   “ Ey âdemoğulları!” Şu bir gerçektir ki size hem çıplaklığınızı örtecek hem de güzel görünmenizi sağlayacak giyim-kuşam (yapma bilgisini) öğrettik. Ama sizi koruyan ve sakınmaya yarayan takva elbi...
ALLAH'IN NÛR'U Allah Nurunu tamamlayacak mı yoksa tamamladı mı? Bunca ayet ortadayken bir ayeti cımbızlayıp, Allah Nurunu tamamlamamış diye ortaya koyup İsa gelecek, Mehdi gelecek, şu gelecek bu gelecek, şöyle olacak, böyle olacak diyerek yıllarca insanları kandırdılar sanki başka kurtuluş yolları yokmuş gibi. Ve tamamlanmış Nurdan uzaklaştırıp Bâtıl şeylerle meşgul ettiler. Nasıl mı? "Onlar ağızlarıyla (türlü yalan ve iftiralarla, şirk ve inkâr sözleriyle) Allah’ın, nurunu söndürmek (yeryüzünde geçersiz kılmak) istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu, tamamlayacaktır. Çünkü müşrikler istemese de dinini bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Saff 8, 9) Bu ayete baktığımızda zalimler Allah'ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar diyor.  Allah'ın Nur'unu nasıl söndürmeye çalıştılar/çalışıyorlar? "Küfre sapanlar dediler ki: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) gürültü edip yaygara...