Ana içeriğe atla
ASR'A YEMİN OLSUN


Bismillah!

Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidayete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidayete erdiremez.

Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.

İmam Şafii (r.a) dedi ki: "Kur’an’da başka hiçbir sûre nâzil olmasaydı, şu kısacık sûre bile insanların dünya ve âhiret saadetini temine yeterdi. İnsanlar bu sureyi dikkatlice dinleselerdi bu onlara yeterli olurdu."

Peki bu kısa ama özlü sure hangisidir?

Elbette ki ASR (ZAMAN) suresi...


"Asra yemin olsun ki muhakkak insan kesin bir ziyan içindedir. Ancak iman edip de sâlih (sevaplı) amel (ve hareket)lerde bulunanlar, hem de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariçtir (onlar ziyandan kurtulmuşlardır)." (Asr Suresi 1-3)
Ashâb-ı kirâm bu sûreyi okumadan birbirlerinden ayrılmazlardı. Hakkı tavsiyede iyiyi, doğruyu ve tevhidi; sabrı tavsiyede ise ibadetlere devamı, nefse uymamayı ve ilâhî imtihanlara katlanmayı tavsiye vardır. 

Bu sure aynı zamanda bizlere başarılı olmanın ve zafere ulaşmanın şartlarını da gösteriyor:

1- Sahih ve Tevhid'i bir İMAN "Ancak iman edenler."
2- Güzel ahlak ve ihlas ile yapılan SALİH AMEL "Salih amelleri işleyenler."
3- İyiliği, Doğruları, Hakikatleri ve HAKKI TAVSİYE "Birbirine Hakkı tavsiye edenler."
4- Dayanmayı, Şükretmeyi ve SABRI TAVSİYE "Birbirine Sabrı tavsiye edenler."
Allah bu dört şartı tamamlayan bir Müslümanın başarılı olacağını ve hüsrandan kurtulacağına hükmetmiştir.

Sûrenin başında Rabbimiz asra (zamana) yemin eder. İnsanın en büyük sermayesi olan ömrüne dikkat çekilir. Sonra tüm insanların, insan cinsinin ziyânda olduğu, kayıp içinde olduğu vurgulanır. Sonra dört sıfat, dört özellik sayılır ve bu özellik sahiplerinin bu kaybedenlerden müstesna oldukları anlatılır. 
Bu sûrede, İslâm'ın insanlık için getirdiği sistemle, İslâm ümmetinin bütün özellikleri ve vazifeleri anlatılmaktadır. Üç kısa ayetten ibaret olan sûre, içinde insanlığın kurtuluşunu müjdeleyen fevkalâde üstün prensipler ihtiva etmektedir.
Allah, Asr'a yemin ederek insanların ziyanda olduğunu bildirmektedir. İnsan, ömrünün her anında ya sevap veya bir günah işlemektedir. Eğer günah işliyorsa bu açık bir ziyandır. Eğer sevap işliyorsa, belki kaçırdığı sevap daha büyük olabileceğinden bu da bir çeşit ziyândır. Sonra insanın mutluluğu âhireti aramasında ve âhireti sevip dünyaya fazla rağbet etmemesindedir. Halbuki ahiret sevgisine götürecek sebepler gizli, dünya sevgisine götürecek sebepler açık olduğu için, insanların çoğu dünya zevkine dalmış, böylece de âhireti kaybetmişlerdir. 
"Buz satan birisi pazarda şöyle bağırıyordu; sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin!... Onun bu sözünü işitince, bu söz Asr sûresinin anlamıdır' dedim. İnsana verilen ömür bir buz gibi hızla erimektedir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa insanın hüsranına neden olur." Onun için geçen zamana yemin edilmesinin anlamı, hızla geçen zamanın, söz konusu dört özellikten yoksun insanın dünyada ne işle meşgul olursa olsun hayatını harcadığına ve hüsranda olduğuna şehadet etmesidir. Kârlı çıkanlar ancak bu dört özelliği taşıyanlar ve bu dünyada hayatlarını ona göre düzenleyenler olacaktır.
Allah’ın bize lütfettiği vaktin kıymetini bilmek ve onu boş şeylere harcamamak zorundayız. Aklı başında bir Müslümanın kesinlikle lüzumsuz şeylere harcayacak vakti yoktur. Bakın Allah’ın Resûlü İbni Abbas’ın (r.a.) rivâyet ettikleri bir hadislerinde bu hususu şöyle anlatır: 
“İki nîmet vardır ki insanların pek çoğu onların kadrini kıymetini bilme noktasında aldanıyorlar. Bunlardan birisi sağlık, ötekisi de boş vakittir.” (Buhârî, Rikak: 1) (R. Salihin 99 No. hadis)

Öyleyse bir günlük hayatımızı bir düşünelim. Veya bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarını kulluğa harcayıp değerlendirebildik? Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz, beş yıl harcıyoruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum, inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Günlük ve gecelik yaptıklarımızı düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böyleyse tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun. Unutmayalım ki zamanın bizim amellerimizle ilişkisi tarlanın ekinle, ürünle ilişkisinden farksızdır. Ürün elde etmek için nasıl tarlaya ihtiyaç varsa, Cennet kazanacak ameller işleyebilmek için de zamana ihtiyaç vardır.
Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para, pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayri dini ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! 
Allah’ın imtihan adına kendilerine verdiği zamanı, fırsatları değerlendiremeyenler, Allah’la karşı karşıya geleceklerini hesap etmeyenler, yaşadıkları bu hayatın sonunda hesaba çekileceklerini ummayanlar, Allah’a kavuşup onun sorgulamasıyla karşı karşıya geleceklerine inanmayanlar, dünya hayatına razı olanlar, dünyayı tatminkar bulanlar, dünyanın ötesindeki bir hayatın varlığına inanmayıp özlemini duymayanlar, varsa da yoksa da yaşadığımız şu hayat vardır, burada kam almaya bakalım diyenler, yaşadıkları hayatlarında âhiret inancının kokusu bile olmayanlar, işte hüsrana mahkum olanlar bunlardır. İşte eli boşa çıkanlar, kaybedenler bunlardır. Yazıklar olsun bize!  Eyvah yaptıklarımıza! Eyvah yapmamamız gerekirken yaptıklarımıza! Eyvah yapmamız gerekirken yapmadıklarımıza! Eyvah öldürdüğümüz fırsatlarımıza! Eyvah boşa harcadığımız zamanlarımıza! diyerek dövünecekler, kaybettikleri fırsatlarından ötürü hasret çekecekler. Öyleyse zamanın kıymetini bilelim. Kimi kâfirlerin yaptıkları gibi zamanın sahibini diskalifiye ederek, zamanı putlaştırıp Allah yerine ikame ederek veya zaman içinde başımıza gelenler konusunda zamana küfrederek ya da ibnu’z zaman kesilerek, yani zaman içinde kâm alarak, gününü gün ederek kendi kendimizi hüsrana mahkum etmeyelim. Kimi kâfirlerin zamanı Allah yerine ikame ederek Allah’ı diskalifiye edişleri şöyle anlatılır:
“Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler” derler. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece böyle sanırlar.” (Câsiye 24)
“Yaşadığımız hayat budur. Yeryüzünde belli bir süre yaşayacak, sonra da tıpkı diğer varlıklar gibi ölüp, yok olup gideceğiz. Ve bizi ancak zaman helâk ediyor. Bizi yenen, bizi yıkan, bizi yere vuran zamandır. Biz zamanla başedemiyoruz. Zaman bizim defterimizi dürüyor. Bizi ihtiyarlatan zamandır. Zaman bizim gücümüzü zayıflatıyor. Zaman bizi mahvediyor. Eğer bizim belimizi büken bu zaman olmasaydı, eğer bu alçak zaman bizi yiyip bitirmeseydi bu dünya hayatında ebediyen yaşayıp gidecektik. Hiç kimse bizim karşımıza çıkamayacak, hiç kimse bizim hakkımızdan gelemeyecekti,” diyorlar. Bizi yaratan ve öldüren Allah’ı diskalifiye ederek işi zamana yüklemeye çalışıyorlar. Çünkü hayat ve ölümde etkili olarak Allah’ı kabul ettikleri zaman hayatları değişecek. O zaman âhiret, hesap, kitap gündeme gelecek, düşünceleri, hayatları değişecek, zevkleri kaçacak, iştahları gırtlaklarında düğümlenecek. O zaman şu anda işledikleri suçların hiçbirisini işleyemeyecekler. O zaman şu anda yaşadıkları hayat programlarını gözden geçirmek zorunda kalacaklar. O zaman zulmedemeyecekler, o zaman öldüremeyecekler, o zaman kan içemeyecekler.

İman etmekten maksat ise Allah'a iman etmektir.
Ancak, sadece varlığına değil, aynı zamanda tek ilâh olduğuna, ortağı bulunmadığına, yaratan, yaşatan, yöneten, kanun ve nizam koyan, hükmeden, yardım eden, öldüren, insanların ibadet ve itaat edeceği yegane varlık olduğuna, insanların kısmetini düzenleyip bozanın ancak Allah olduğuna, dua ve tevekkül edilecek varlığın yalnız O olduğuna, ancak O'nun emirlerine uyulup, ancak O'nun yasaklarından kaçınılacağına, O'nun farzlarının yerine getirilip O'nun yasaklarından uzak durulacağına, her şeyi işiten ve görenin ancak O olduğuna, insanın sadece fiillerini değil, fiillerini harekete geçiren gizli niyetlerini de bildiğine inanmaktır. Yani Allah'ı Tevhid ederek inanmak, onun dışındaki ilahları ve ilahlık iddiasında bulunan herkesi ret etmektir.
İmanın ikinci bölümü ise, Rasulullah (s.a.s.)'a inanmaktır. O'nun Allah tarafından tayin edilmiş en büyük rehber ve lider olduğuna, getirdiği hükümlerin Allah tarafından ve Hakk olduğuna, O'na itaat etmenin zorunlu olduğuna inanmaktır. Risâlete iman etmek aynı zamanda meleklere, kitaplara, peygamberlere ve Kur'an'a iman etmeyi kapsamaktadır. Çünkü bunlar, Allah Resulünün getirdiği talimatın unsurlarıdır. Üçüncüsü âhirete inanmaktır. İnsanın bu dünya hayatı ilk ve son değildir. İnsan ölümden sonra tekrar diriltilecektir. Bu dünyada yaptıklarının hesabını Allah'a verecek ve bunun sonunda salih amel işleyenler mükâfatlandırılacak; kötü olanlar ise cezaya çarptırılacaklardır.

İnsanın hüsrandan kurtulması için gerekli olan; imandan sonra salih ameldir. "Salih" kelimesinin anlamı bütün iyiliği kapsar. Küçük ve büyük iyilik de buna dahildir. Ama Kur'an'a göre kökü imana dayanmayan hiçbir amel salih amel sayılmaz. Herhangi bir amel Allah ve Resulü’nün bildirdiği hidâyete uygun işlense de, iman olmaksızın salih amel sayılmaz. Onun için Kur'an-ı Kerîm'de nerede amelden söz edilmişse, orada iman da zikredilmiş ve salih amel imandan sonra anılmıştır. Çünkü insan, iman iddiasına rağmen Allah ve Resulü’nün gösterdiği yoldan başka yol takip edebilmektedir. Onun için Kur'an'da verilen müjdeler, iman etmenin yanında salih amel işleyenler için geçerlidir. Bu surede de, insanın hüsrandan kurtulması için, imandan sonra, salih amel işlemesi gerektiği bildirilmiştir. Yani salih amel olmadan sadece iman ile bir insan hüsrandan kurtulamaz. Sahih bir imandan sonra, İbadet ve Salih amellerin kabul edilmesi için de Kur'an ve Sahih Sünnete yani şeriata uygun olması ve ihlas ile yapılması gerekir. Aksi takdirde bu ibadet veya salih amel kabul olmaz.


Bu surede daha sonra, hüsrandan kurtulmak için gerekli iki sıfat daha açıklanmıştır. Bunlar, iman ettikten ve salih amel işledikten sonra, birbirine Hakk'ı telkin ve sabrı tavsiye etmektir. Bunun anlamı, birincisi; iman edenler ve salih amel işleyenler bunu ferdî olarak yapmakla kalmamalı, aynı zamanda mümin ve salih bir toplum meydana getirmelidirler.
Toplumu bozulmaktan koruyabilmek için her fert kendi sorumluluğunu idrak etmelidir. Onun için toplumun bütün üyelerinin, birbirlerine hakkı ve sabrı telkin etmeleri farzdır. 
İnsan zayıf düşebilir, ayağı haktan kayabilir veya sapabilir. Yoldan çıkmaması için ona hakkı tavsiye edecek birisine ihtiyacı vardır. Haktan uzaklaştığı ve bilmeden başka yollardan gittiği halde hak yolda olduğunu düşünen nice insan vardır. Karşılıklı hakkı tavsiye Allahın mümin kullarına vaat ettiği dünya ve ahiret başarının gerçekleşmesinin yoludur. Kişiyi Allahın doğru yolundan sapmaktan kurtarır.
Sabrı tavsiye etmek aceleciliği önler ve ümitsizlikten uzaklaştırır. Bundan dolayıdır ki, bir mü'min hakka bağlandığı, ona tutunduğu, hak yolda yürüdüğü, ondan sapmadığı, ona sabrettiği  ve acele etmeden ve ümitsizliğe düşmeden sabrettiği zaman başarı kesindir, bunda hiç şüphe yoktur.


Yazan: Seda Eryiğit


Kaynakça:

- Kur'an meali
- Ali Küçük Tefsiri



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

  HİKMET   Klasik sözlüklerde  hikmet  kelimesinin (çoğulu  hikem ) “yargıda bulunmak” anlamındaki  hükm  masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca “engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak” mânalarına gelen  ihkâm  masdarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tesbitine göre Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra  hüküm  de denmektedir (Cemheretü’l-luġa, “ḥkm”). Bu iki kelimenin anlamını birbirine daha da yaklaştıran Cevherî, hikmetin ihkâmla bağlantısı sebebiyle  hakîm  kelimesine hem “işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan” hem de “âlim ve ilmî hüküm sahibi” mânalarını vermektedir. İshak b. İbrâhim el-Fârâbî ise hikmetin anlamını kısaca “mânaları idrak ...
KUR'ÂNDAKİ TESETTÜR Sözlükte “örtünmek, kuşanmak; başkaları ile kendisi arasına perde koymak, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek” anlamlarındaki  tesettür , terim olarak ilgilileri ve ölçüleri dinen belirlenmiş örtünme yükümlülüğünü ifade eder. Kelimenin kökünü oluşturan  setr , “örtmek, gizlemek, perdelemek, engel olmak” gibi mânalara gelir. Aynı kökten  sitr  gizlenmeye yarayan engel, perde vb. şeyler için ve mecazen “çekinme, korku, hayâ” anlamında kullanılır. Yine bu kökten türeyen  seter  “kalkan” mânasındadır;  setîr  ve  mestûr  mecazen “iffetli” demektir. Bir hadiste Allah’ın sıfatı olarak geçen setîr (sittîr) kelimesi “örten ve koruyan” şeklinde açıklanmıştır.  Tesettür ayetleri ve açıklaması: A’raf Suresi 26. Ayet :   “ Ey âdemoğulları!” Şu bir gerçektir ki size hem çıplaklığınızı örtecek hem de güzel görünmenizi sağlayacak giyim-kuşam (yapma bilgisini) öğrettik. Ama sizi koruyan ve sakınmaya yarayan takva elbi...
ALLAH'IN NÛR'U Allah Nurunu tamamlayacak mı yoksa tamamladı mı? Bunca ayet ortadayken bir ayeti cımbızlayıp, Allah Nurunu tamamlamamış diye ortaya koyup İsa gelecek, Mehdi gelecek, şu gelecek bu gelecek, şöyle olacak, böyle olacak diyerek yıllarca insanları kandırdılar sanki başka kurtuluş yolları yokmuş gibi. Ve tamamlanmış Nurdan uzaklaştırıp Bâtıl şeylerle meşgul ettiler. Nasıl mı? "Onlar ağızlarıyla (türlü yalan ve iftiralarla, şirk ve inkâr sözleriyle) Allah’ın, nurunu söndürmek (yeryüzünde geçersiz kılmak) istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu, tamamlayacaktır. Çünkü müşrikler istemese de dinini bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Saff 8, 9) Bu ayete baktığımızda zalimler Allah'ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar diyor.  Allah'ın Nur'unu nasıl söndürmeye çalıştılar/çalışıyorlar? "Küfre sapanlar dediler ki: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) gürültü edip yaygara...