Ana içeriğe atla
ALLAH'IN KANUNLARI İLE BEŞERİN KANUNLARI

Bismillah!
Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 
Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.

Allah'ın Selamı ve mağfireti hidayete tabi olanların üzerine olsun!

Allah’a ve İslâm’a düşman olan Amerika ve Avrupa devletleri; Arap ülkelerinde ve bir zamanlar İslâm diyarı olan diğer ülkelerde İslâm’ın tekrar hakim olmaması için uydurdukları dikta, krallık ve baskı rejimlerinin faydasız ve halkı patlama noktasına getiren rejimler olduğunu görmeleri sonucunda bu rejimlerden daha yumuşak olan ve demokratik sistem denilen bir rejim ortaya çıkarttılar. Bu sistemin özü şudur: Halk değişik görüşlere ve partilere mensup temsilcilerden dilediğini serbestçe seçer ve bu seçilen temsilcilere milletvekili denir. Bu milletvekilleri bir mecliste toplanır ve o mecliste hangi parti yeteri kadar fazlalıkta milletvekili çıkartmışsa o parti devleti idare eder. Diğer partilere mensup milletvekilleri ise hükümetin muhalefet gurubunu oluşturur. Bu ülkede bütün kanunlar bu meclis tarafından çıkarılır. İnsanlarla ilgili bir kanun çıkarılmak istendiğinde, kanunun çıkmasını isteyen milletvekillerinin sayısı, belirlenmiş olan bir oranı aşarsa artık o hüküm kanunlaşır. Bundan sonra gerek milletvekilleri gerekse halk, kabul etse de, etmese de, istese de, istemese de bu kanuna uymak zorundadırlar. Bu mecliste bir kanun çıkartılırken o kanunun İslâm’a uygun olup olmadığına değil, halkın seçmiş olduğu kimselerin belli bir oy oranıyla o kanunu kabul edip etmemesine bakılır. Şayet bir kanuna milletvekilleri gerekli çoğunlukta evet derlerse, o kanun İslâm’a zıtta olsa fark etmez, kanunlaşır ve uygulamaya konur. Demokrasi sistemi, İslâm dışındaki diğer mevcut sistemlere nazaran fertlere daha fazla hürriyet ve görüş özgürlüğü verdiği için insanların çoğu bu sistemi, İslâm’a uygun olup olmamasına bakmaksızın, kabul edip benimsediler ve bu sistemin çok güzel bir sistem olduğu kanaatine vardılar. Diğer dikta rejimleri altında yaşayan halklar da bu sisteme geçmeyi arzuladılar. Hatta demokrasinin ne demek olduğunu bilmeyen bazı İslâmcı yazarlar: “Demokrasi, İslâm’dandır.” demeye başlamışlardır. Bu sözleri onların batıya karşı duydukları iç yenilgi ve aşağılık kompleksinin bir etkisidir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’e daha henüz risalet gelmeden önce Mekke’deki Kureyş kabilesinde de günümüzdeki demokratik meclislere benzer bir sistem hakimdi. Mekke’de Darun Nedve denilen günümüzdeki demokratik sistemlere benzeyen bir meclis vardı. Mekke devletini ilgilendiren bütün kararlar bu mecliste alınırdı. Kabile fertlerini temsil eden kabile reisleri bu mecliste toplanır ve meseleler hakkında her kabile reisi kendi görüşünü özgürce belirtirdi. Sonuçta çoğunlukla kabul edilen görüş kanunlaşır ve kabul etseler de etmeseler de bu kanun bütün kabilelere uygulanır ve herkes bu kanuna itaat etmek zorunda kalırdı. Bu meclisin işleyişini; Kureyşliler, Rasûlullah sal lallahu aleyhi ve sellem ’i öldürme planını, burada karar almak için toplandıklarında, yaptıkları konuşmalarda ve tekliflerde açık olarak görüyoruz. Kureyş’in değişik kabilelerine mensup kabile reislerinin her biri değişik görüşler ileri sürdüler. Sonunda Ebû Cehil’in görüşü uygun görülüp oy birliği ile kabul edildi ve bu uygulamaya kondu. Günümüzdeki demokratik meclislerdeki işleyişte bundan daha farklı değildir.

Bu açıklamalardan sonra şimdi demokratik sistemle İslâm sistemi arasında bir uygunluk veya uzlaşma olup olamayacağı konusunu inceleyelim. Acaba İslâm sistemi bu sistemi kabul eder mi? İslâm böyle bir sisteme izin verir mi? Bu sistemi kabul edenlerin İslâm’a göre hükümleri nedir? İslâm sisteminde hakimiyet; kanun koyma yetkisi yalnız ve yalnız tek bir merciye aittir. O merci ise Allah’tır. Bu tartışmasız bir gerçektir. İslâm devletinde haramlar (yasaklar) ve helaller (serbestler), Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’e Allah katından gelen Kur’an ve sünnete göre belirlenir. Allah’ın haram kıldığı bir şeyi bütün insanlar helal (serbest) kabul etse bile Müslümanlara düşen Allah’ın hükmünü kabul etmek, bunun dışındakileri ise reddetmektir. Çünkü Müslüman bilir ki; bu mesele ibadet meselesidir ve kişi kimin hükmünü kabul edip itaat ederse ona ibadet etmiş olur. Müslüman, ancak her türlü meselede yalnız Allah’ın hükümlerini kabul edip itaat ettiğinde yalnız Allah’a ibadet etmiş olacağını bilir. Allah bu konuda kendisine hiçbir ortak kabul etmez. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki hüküm vermek, yalnız Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na ibadet etmenizi emretti.” (Yusuf:40)

“Allah hüküm koymada kendisine ortak kabul etmez.” (Kehf:26)

İslâm devletinde, Kur’an ve sünnette haram olduğuna dair hakkında bir delil bulunmayan meselelerde, yine Kur’an ve sünnete ters düşmemek şartıyla günlük hayatı düzenlemek için bazı kanunlar çıkartılabilir ve bunda hiçbir mahzur yoktur. İslâm dini buna izin vermektedir. Örneğin; trafik, imar v.b gibi konularda çıkartılan kanunlar gibi... İslâm sistemini bu şekilde açıkladıktan sonra en basit akıl sahipleri bile hakimiyet ve hüküm verme yetkisini yalnız Allah’a veren İslâm sistemi ile bunları kayıtsız şartsız millete veren demokratik sistem arasında temelde bir zıtlık var olduğunu kavrayabilir. Demokratik sistemde hükmüne itaat edilmek suretiyle ibadet edilen ilahlar insanlardır. Çünkü bu sistemde hüküm koyma yetkisi insanların elindedir. İslâm sisteminde yalnızca Allah’ın hüküm ve kanunlarına itaat edildiği için, kullara değil yalnızca Allah’a ibadet edilir.

Demokratik sistem Müslümanlar için İslâm’ı hakim kılma yolunda çalışırken diğer diktatörlük ve baskı rejimlerinden daha fazla özgürlük verebilir. Fakat verilen bu özgürlükler bizim bu sistemin bir parçası olmamızı meşru kılmaz. Daha önce de anlattığımız gibi bu sistemin bir parçası olmak; İslâm’ın temel şartlarından olan hakimiyetin Allah’a ait olması ilkesine zıt olduğu için İslâm akidesine temelden zıttır.

Bu sistem bazı Arap ülkelerinde ve bir zamanlar İslâm diyarı olan diğer ülkelerde uygulanmaya başlandığında; İslâmi cemaatlerin en büyüklerinden biri olan Mısır’daki İhvan-ı Müslimin o an için parti kurulması noktasında kendisine izin verilmediği için başka bir partiye destek vererek seçime girdi. Şayet devlet onlara parti kurulması hususunda izin vermiş olsaydı, hiç çekinmeden o sistem içerisinde bir parti kurup onunla meclise girerlerdi. Kaldı ki, onlar bundan daha basitini yapmışlar ve başka bir parti adı altında meclise girmişlerdir. Üstelik çatısı altında meclise girdikleri Vefd partisi, İslâm’la uzaktan yakından alakası olmayan laik zihniyetli bir parti idi.

Bu meseleyi duyduğumda bir İslâm tebliğcisi olarak İhvan-ı Müslimin’in o sıradaki lideri Ömer Tilmisani’ye gidip onunla meseleyi tartıştım. Şimdi size Ömer Tilmisani ile aramızda geçen tartışmayı nakletmek istiyorum. Bu aramızda geçen tartışmayı sizlere aktarmamdaki amacım; okuyucunun, demokratik sistemde bir parti kurup meclise girmenin İslâm’a göre caiz olduğunu söyleyenlerin getirdikleri delillerin neler olduğunu öğrenmesi ve bunların geçerli deliller olup olmadığına karar vermesi için gerçekleri ortaya koymaktır.
Öncelikle Ömer Tilmisani’ye demokrasinin ne demek olduğunu ve nasıl işlediğini kısaca hatırlattım. Yine İslâm sisteminin ne olduğunu ve nasıl işlediğini de hatırlattım. Sonra ona bir parti adı altında meclise girmeyi hangi delile dayanarak caiz görüp böyle bir şeye kalkıştıklarını sordum. Cevabı şöyle idi: “Biz partiyi bir gaye olarak değil bir vesile olarak görmekteyiz. Biz mecliste İslâm’ı anlatacağız ve İslâm’a zıt olan görüşleri kabul etmeyip bunlara karşı çıkacağız.” Ben de bunun üzerine şöyle dedim:
“Bu senin getirmiş olduğun akli delillerdir. Bunlar şer’i delil değildirler. Hâlbuki şer’i deliller bu görüşe zıtlık arz etmektedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da şimdiki parlamentoyu andıran bir meclis gibi, müşriklerin de Dar-ün Nedve adını verdikleri bir meclisleri vardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ne kendisi bu müşriklerin parlamentosuna üye olmuş, ne de Müslümanların oraya katılıp üye olmalarına izin vermiş veya onların oraya üye olmalarını emretmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında Dar-ün Nedve’nin idaresi Ben-i Adiyy’e aitti ve bu kabileden olan Ömer b. Hattab da bu mecliste günümüzün dışişleri bakanlığı statüsündeki bir mevkiye ve yetkiye sahipti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ömer radiyallahu anh Müslüman olduktan sonra gizlice veya açık olarak onun bu görevine devam etmesine dair bir izin veya emir vermemiştir. Kaldı ki, şayet gaye İslâm’ı getirmek ise bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan vesilenin İslâm’a ya da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’in hareket metoduna zıt olmaması gerekir. Çünkü İslâm’da diğer tağuti sistemlerde olduğu gibi “gaye temiz ise vesile ne olursa olsun önemli değildir” kaidesi geçerli değildir. İslâm’da gaye de vesile de İslâm’a uygun olmalıdır.
Kureyşliler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’e, ilahlarına laf atmaması ve akıllarını akılsızlıkla itham etmemesi şartıyla kendi üzerlerine hükümdar olması teklifinde bulundular. Bu sizin ulaşmak istediğiniz en son nokta değil midir? Bu yapılan teklifler karşısında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’in tepkisi ne oldu? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yapılan bu teklifleri kabul edip onların üzerine hükümdar olduktan ve onları kendi hakimiyetine boyun eğdirdikten sonra, onları İslâm’ın hükümlerine tabi ettirebilirdi ve bu onun için çok kısa ve çok kolay yol olurdu. Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir şey yapmadı. Çünkü insanları ilk önce kendisine kul edip daha sonra Allah’a kul etmek İslâm akidesine zıttır. Bu sizin sözünü ettiğiniz demokrasi sisteminde Allah’ın kanunları değil, batıdan gelen ve insanların kendi yanlarından çıkardıkları insan ürünü kanunlar tatbik ediliyor ve siz bu kanunları kabul ederek parti kuruyorsunuz. Sizin yetkileriniz de ancak bu kanunların izin verdiği ölçülerle sınırlıdır.
Meclisteki diğer partiler İslâm’a zıt olan bir kanunu oy çokluğu ile kabul ettikleri zaman, siz mecliste buna karşı da gelseniz ve buna karşı oy da kullansanız hiç fark etmez. Çünkü demokratik sistemin bir gereği olan; “çoğunluğun kararı geçerlidir” kaidesini, bu meclise girerken daha en baştan kabul etmiş oldunuz.
Çünkü sizin de içinde bulunduğunuz bu mecliste; “çoğunluk hangi karara varmışsa ve hangi hükmü uygulamak arzusunda ise, Allah’ın helal ve haram sınırlarına bakılmaksızın, çoğunluğun seçtiği kanun uygulanır” kaidesine göre; Allah’ın hükümlerine zıt olan bu kanunları, daha meclise girerken resmen kabul etmiş sayılırsınız.
Baştan kabullendiğiniz bu kaideye rağmen “Biz Allah’ın hükmüne zıt olan şu veya bu kanunu kabul etmiyoruz” demeniz, mecliste bu kanunu kabul etmeyenlerin sayısını artırmaktan başka bir işe yaramaz. Sadece; bu kanun kabul edildiği takdirde kanunun çıkmasına sizin bir etkiniz olmamış olur, o kadar.
Fakat böyle bir sistemi baştan kabul ettiğiniz için, mecliste söylemiş olduğunuz o söz sizi mazeretli kılıp küfürden kurtarmaz.
Zira siz bu meclise girerken bu meclisin çoğunluğunun kabul etmesi halinde, Allah’ın hükümlerine aykırı hükümlerin de çıkabileceğini biliyordunuz. Örneğin; mecliste faizin helal (serbest) olması oy çokluğu ile kabul edilse siz bu sistemi kabul ettiğiniz için o kararı da kabul etmek zorunda kalırsınız. İmkânsız bir ihtimal olan bütün milletvekillerinin size ait olması durumunda bile, kuracağınız devlet yine de bu sisteme uygun bir devlet olacaktır. Hâlbuki bu sistemin kanun ve kuralları İslâm şeriatına açık bir şekilde zıttır. Bu sistemi kabul etmek milletvekillerinin teşride bulunma (kanun koyma)da hak sahibi olduğunu kabul etmek demek değil midir? Hâlbuki İslâm’a göre teşri hakkı yalnız Allah’a aittir.
Bunları söyledikten sonra Ömer Tilmisani bana şöyle dedi: “Bizim imamımız Hasan el-Benna da seçimlere girmiştir. Büyük âlim Mevdudi de parti kurmuştur. Bu anlattıkların dediğin gibi İslâm’a zıt ve küfür olsaydı hiç onlar böyle bir şey yaparlar mıydı?”
Bunun üzerine ben şöyle dedim: “Hasan el-Benna’nın bunu yapıp yapmaması veya Mevdudi’nin bunu nasıl yaptığı önemli değil. Bu ileri sürdükleriniz şer’i delil değildir. Allah katında şer’i delil Kur’an ve sünnettir. Ben sizinle akidevi ve çok açık olan bir meseleyi konuşuyorum ve bu konunun caiz olmadığına dair şer’i deliller getiriyorum. Bunu caiz görüp yaptığınızdan dolayı sizden de aynı şekilde bunun caiz olduğuna dair şer’i delil istiyorum. Siz ise açık ve sahih bir delil getiremiyorsunuz. Ben bu meseleyi açık ve sahih şekilde delillendirerek yaptığınızın İslâm akidesine zıt olduğunu size açıkladım. Siz bana Hasan el- Benna şöyle yapmış, Mevdudi böyle yapmış diye cevap veriyorsunuz. Bunlar şer’i delil olamazlar. Şayet onlar sizin dediğiniz gibi bir şey yapmış iseler, İslâm’ın onlar hakkındaki hükmü açıktır ve onların hesabı Allah’a aittir. İslâm’da şahıslar ne kadar meşhur olurlarsa olsunlar, ne kadar müçtehid olurlarsa olsunlar şayet yaptıkları ameller Kur’an ve sünnete zıt ise, yaptıkları bu ameller reddedilir ve onlara uyulmaz. Kur’an ve sünnetteki açık delilleri red- dedip “Onlar bizim katımızda önemli bir mevkiye sahip değerli âlimlerdir. Onlar İslâm akidesine ters düşecek bir iş yapmazlar.” düşüncesiyle onlara körü körüne bağlanmak İslâm’a aykırıdır. Bunları söyledikten sonra o ne bir şey söyleyebildi ve ne de bir cevap verebildi. Ben de ona: ”Allah sana hidayet verip doğru yola kavuştursun.” diyerek ondan ayrıldım.
Ömer Tilmisani ile aramda geçen konuşmanın bu konu hakkında hidayeti arayan kimseler için aydınlatıcı bir ışık olmasını temenni ediyorum.
Değişik cemaat liderleriyle yaptığım tartışmalar sonucunda hiçbir cemaat liderinin bu konuda şer’i bir delil getirebildiğine tanık olmadım. Delil getiremedikleri zaman onların son sözü genellikle şu olmaktaydı: “O halde ne yapacağız? İslâm’ı nasıl hakim kılacağız? Bu parti sisteminden başka bir alternatifiniz var mı?”
Bu sorunun cevabı gayet basittir. Allah-u Teâlâ bu dini bize dünyaya hakim kılınması için gönderdi ve bu dinle birlikte bu dinin hakim kılınmasında izlenecek hareket metodunu da gönderdi. Bu din Allah’tan olduğu halde onu hakim kılacak metodun kullardan alınması bu dinin pratiğine aykırıdır. Bu din ancak bu dini gönderen Allah’ın gönderdiği metodla hakim olur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’in İslâm’ı hakim kılmada kullandığı metod, Allah’ın gönderdiği metodun ta kendisidir. İslâm’ı yeryüzüne hakim kılmak isteyen İslâm davasının erlerinin başarıya ulaşabilmeleri için Allah’ın Rasûlune bildirdiği ve Rasûlunün de bize bizzat yaşantı tarzıyla gösterdiği hareket metoduna adım adım harfiyyen uymaları gerekir. Bu metoda uymak “Muhammedun Rasûlullah” şehadetinin uyulması gereken ayrılmaz bir parçasıdır. Bunun dışındaki metotlarla İslâm’ı hakim kılınması mümkün değildir. İlk rasûl Nuh aleyhisselam’dan son rasûl Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellem ’e kadar gelip geçen rasûllerin hepsinin İslâm’ı hakim kılmadaki metotlarına baktığımızda hepsinin ortak bir metot izlediklerini görürüz. Bu yüzden bütün müşriklerin İslâm’a ve Müslümanlara gösterdikleri tavır ve tepki de değişmemiş ve hep aynı olmuştur.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’e Hira’da ilk vahiy geldiğinde bundan korkan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’i eşi Hadice o zamanlar Hristiyan olan amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’e götürdüğünde, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Varaka arasında geçen konuşmalara baktığımızda bu hususa açıkça şahit olmaktayız. Rasûlul- lah sallallahu aleyhi ve sellem, başından geçenleri ona anlattığında Varaka şöyle dedi:
“Bu gördüğün Allah’ın Musa aleyhisselam’a gönderdiği Namus-u Ekber’dir. Ah! Keşke senin davet günlerinde genç olsaydım. Kavmin seni çıkaracakları zaman keşke genç olsam." Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Onlar beni çıkaracaklar mı ki?” diye sorduğunda, Varaka:
“Evet, zira senin gibi bir dava getirmiş hiçbir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın.” dedi.
Şu halde Allah’ın dinini hakim kılmada takip edilmesi gereken tek metot Allah rasûllerinin ve son rasûl Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ’in takip ettikleri metottur. Bunun dışındaki metotlarla İslâm’ı hakim kılmaya çalışmak kişileri sapıklık, dalalet, başarısızlık ve zaman kaybına sürükler. Ve ancak bir takım kimselerin şahsi menfaat elde edecekleri hedeflerine ulaştırır. Rabbani hedefe ise asla...

İbrahim ve İsmail aleyhisselam zamanında Mekke’deki insanlar tevhid dini üzerindeydiler. İsmail aleyhisselam’ın vefatından sonra bu insanlar rasûllerinin kendilerine öğrettiği şeyleri yavaş yavaş unutmaya başladılar. Bundan sonra kendi kanaatlerine göre sahih gördükleri kimselere uymaya ve onlardan söyleyip yaptıkları şeylerin dine uygun olup olmadığına dair hiçbir delil istemeksizin, onların söz ve hareketlerini din kabul edip onlara bağlanmaya başladılar.
Elbette ki bu Salih olarak gördükleri kişiler hatadan uzak olan kişiler değildi. Çünkü onları düzeltecek bir vahiy söz konusu değildi. Onlar insandılar. İnsanların da her zaman için hata yapması mümkün olduğu için bu kişiler hatadan bağımsız olamazlardı. Onlara tabi olan kimseler bu hakikati hesaba katmadıkları için salih olarak gördükleri bu kimselerde nebi ve rasûllerdeki gibi masumiyet sıfatı görmeye başladılar ve bunların söz ve fiillerine nebi ve rasûllere uydukları gibi uymaya başladılar.

Mekke’ye putu ve putperestliği getiren kişi olan Amr b. Luhay bunun açık bir örneğidir. Bu kişi dürüst, vaktini ibadetle geçiren, dindar ve salih bir kimse idi. Bu yüzden insanlar onun söz ve fiillerini benimseyip ona uyarlardı. O, Şam’dan insanlara tapmaları için putlar getirdiğinde de insanlar dine aykırı olup olmamasına hiç bakmadan onları alıp kabul ettiler ve bunlara tapmak suretiyle Allah’a daha çok yaklaşacaklarını zannederek çeşitli ibadetleri onlara yapmaya başladılar. Amr b. Luhay bu putları getirirken halis niyetliydi ve bu işi insanlara faydalı olsun diye yapmıştı. Amr bu putları getirmekle kalmamış, ayrıca kendi kafasından bazı ibadet türleri de uydurmuş ve insanlara bu ibadetleri putlara yaptıkları zaman Allah’a daha çok yaklaşacaklarını söylemişti.

Nuh aleyhisselam’ın kavmindeki şirkin ilk çıkma nedeni de bu idi.
Buhârî, İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet etmiştir. İbn-i Abbas “Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Ved, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nasr gibi putlarınızı sakın bırak- mayın” dediler.” (Nuh: 23) ayetini zikrettikten sonra şöyle dedi:
“Bu isimler, Nuh aleyhisselam’ın kavmindeki salih kimselerin isimleri idi. Bunlar öldükten sonra bu zatlara bağlı olanlar, bunların resimlerini çizsek, bu resimlere baktığımızda ibadetlerimizi daha bir şevkle yaparız.” diyerek onların resimlerini yaptılar. Daha sonra heykellerini yapmaya başladılar ve bu heykellere onların isimlerini taktılar. Zamanla dinlerini unutup bu heykellere tapmaya başladılar. Zamanımızda Allah’ın kitabı Kur’an va onun açıklayıcısı sünnet, kitaplarda mevcutken ve Allah bu kitabı kıyamete kadar koruyacağını bildirmişken, Müslüman olduğunu iddia eden birçok kimse, âlim ve müctehid dedikleri bir takım kimselerin söyledikleri şeyler hakkında delil olup olmadığına bakmaksızın ve hiçbir delil sormaksızın onlara körü körüne bağlanmaya başlamış, âlim ve müctehid dedikleri bu kimselere sadece rasûllere has olan masumiyet sıfatını adeta verir olmuştur. Artık bu kişilerin dini, bağlı oldukları âlim ya da müctehidlerin dinine bağlı hale gelmiştir. Şayet bağlandıkları kimseler saparsa, onlar da sapmış olurlar. Şayet bu kişiler doğru yolda olursa, onlar da doğru yolda olurlar.
Bu insanlar, Kur’an ve sünnete bağlı olmaları gerekirken hata yapabilme özelliğine sahip insanlara bağlanmışlardır. Hâlbuki dinini korumak isteyen bir Müslümanın, ilim seviyesi ne olursa olsun, bir âlim bir fetva verdiğinde ona hangi delile dayandığını sorması gerekir. Zaten âlim olan kişinin, insanlar daha delil sormadan delil söylemesi gerekir. Zira delilleri bilmekle âlim olunur. Değerli müçtehidler olan mezheb imamları fetva verirken hangi delile dayandıklarını mutlaka belirtmişlerdir. Hatta onlar şöyle demişlerdir:
“Eğer benim görüşüme zıt bir hadis bulursanız, benim görüşümü atıp hadise uyun.” Bu yüzden onlar hadis bulduklarında birçok fetvalarını değiştirmişlerdir.
Şeytan Kur’an ve sünneti değiştiremeyeceğini, Kur’an ve sünnetteki delillere dayananın kolay kolay saptırılamayacağını bildiği için, insanların bu iki kaynağa bağlanmayan ve kolaylıkla saptırabileceği birtakım kimselere bağlanmasını arzulamış ve bunun için elinden geleni yapmıştır. Zaten kâfirler İslâm’ı pratik hayattan kendilerine bağlı olan sahte âlimlerle uzaklaştırıp kaldırmışlardır. Bu kâfirler bir takım sahte âlimler icat ederek onları şişirebildikleri kadar şişirmişler ve bu kimseleri insanlara büyük âlim, büyük zat, büyük veli olarak takdim etmişlerdir. İnsanlar ise onlara kanıp bu âlim ve veli olarak gösterdikleri kimselere bağlanınca kâfirler saptırmak için dayatmak istedikleri şeyleri bu sahte ilahlar yoluyla kolayca insanlara aktarmışlardır.

Bu gün öyle bir dönemde yaşıyoruz ki insanların âlim ve hoca dedikleri kişilerin söz ve fetvalarında delil kıtlığı yaşanıyor. Ayrıca insanlar bu hoca ve âlimlere delil sormayı büyük edepsizlik addetmişlerdir. Durum böyle olunca âlim veya veli olmak kolaylaşmış, bu yüzden de âlim ve veliler çoğalmıştır. Bu sözde âlim ve hocalar(!) insanların kendilerine delil sormalarını engellemek için onlara şöyle demişlerdir:
“Siz avamsınız. Siz âlimler gibi delilleri anlayamazsınız. Sizin imanınız taklidi imandır. Sizin hocaların sözlerine bağlı olmanız gerekir. Onların her dediğine delil sormaksızın bağlanmanız gerekir.” Bu sözleriyle insanları bağlamışlardır.
Hâlbuki büyük İslâm âlimlerinin kastettikleri “taklidi iman” onların anlattıkları gibi değildir. Âlimlerin “Taklidi olarak iman eden kimsenin imanı geçerlidir.” sözünden kastedilen şey; delilleri araştırıp bulmaya ve bu delillerin hükümlerini anlama gücüne sahip olamayan kişinin sağlam bir müçtehidin söylediği şeylere iman etmesidir.
Taklidi iman eden kimsenin şayet iman ettiği şeyler Kur’an ve sünnete uygun değilse Allah katında mazeretli olabilmesi; iman ettiği şeylerin delillerini öğrenmek için bütün gücünü ve imkânlarını kullanmasına bağlıdır. Şu da iyi bilinmelidir ki elinde araştırma imkânı ve gücü varken, hiç araştırmadan “taklidi iman” ile iman eden kişinin imanı şayet Kur’an ve sünnete uygunsa Allah katında geçerlidir, ama delillerini gücü yettiği halde araştırmadığı için günahkârdır. Araştırma imkânı olduğu halde taklidi iman ile iman eden kişinin taklit ettiği imanı hakikatler sahih değilse, bunların Allah katında ne mazeretleri ne de imanları kabul edilir ve taklit ettikleri âlimler onları cehennem ateşinden kurtaramazlar.
Allah-u Teâlâ, Kur’an ve sünnette imanı, akıl sahibi herkesin anlayabileceği bir şekilde açık ve net olarak anlatmıştır. Bunlar insanların anlayamayacağı kapalı ve zor meseleler değildir. Fakat bu hakikatlerin her birinin tek tek delillerini ezberleyemeyebilir. İmanı hakikatlerle ilgili derin meseleleri herkes kavrayamayabilir. İşte bu âlimlerin görevidir. Bu hususta herkes gücüne göre sorumludur.
Günümüzde körü körüne, delilini araştırmadan, müçtehit ve âlim zannettikleri kişilere bağlanan kimseler, sonuçta İslâm’a zıt ve imanı bozucu birçok düşünce ve inanca sahip olmuşlardır. Böylece farkında olmadan insanlar arasında şirk yayılmış, Kur’an ve sahih kaynaklara başvurma gereği duymayan cahil insanlar, İslâm’dan çıkmasına rağmen hâlâ kendilerini doğru yolda zannetmişlerdir. Tıpkı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında Amr b. Luhay’ı âlim kabul edip ona, getirdiği şeyler hususunda hiçbir delil sormayan ve sonuçta putlara taparak farkında olmadan dinden çıkan Arap müşrikleri gibi.
İslâm’da âlimler ve müçtehitler vardır ve onlara saygı gösterilmesi gerekir. Fakat bu saygı getirdikleri şeylerde hiçbir delil sormadan onlara uymakla olmaz. Zaten kişinin âlim ve müçtehit seviyesine çıkabilmesi için, getirdiği her şeyin Kur’an ve sünnetten delillerini verebilmesi gerekmektedir. Böyle olmasaydı, her önüne gelen âlim olurdu ki; günümüzde de böyle olmuştur.
Şu halde Allah-u Teâlâ’nın bize tabi olmamızı emrettiği din üzerinde sabit kalabilmemiz ve sapmamamız için, Allah’ın dini ile ilgili itibar edeceğimiz bütün söz ve inançların Kur’an ve sünnete dayalı olması gerekir. Bu sözleri söyleyen kişi dünyanın en büyük âlimi olsa bile onun söylediği sözlerin delillerini bilmemiz gerekir. Çünkü Allah’ın bizden istediği şey, kendisinden gelen hakikatlere uymamızdır.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Rabbinizden size indirilene uyun. Ondan başka veliler edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” (Araf: 3)

Yine Allah-u Teâlâ körü körüne âlimlerine bağlanan kitap ehlini yererek onların bu yüzden kâfir olduklarını ve Allah’a iftira attıklarını bildiriyor. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Onlar, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler. Oysa tek olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe: 31) 

Bizim gerçekten hakiki âlim ve müçtehitlere şiddetle ihtiyacımız var. Çünkü insanların çoğu bazı meselelerde direkt olarak Kur’an ve sünnetten hüküm çıkartamazlar. Âlimler ise arapça, Kur’an ilimleri, nasih-mensuh, fıkıh usulü, hadis ilimleri gibi ilimleri bildikleri için herkesin anlayamayacağı ayet ve hadislerden hükümler çıkartabilirler. Hâlbuki onlar dışındaki diğer fertler bu gibi ilimlere sahip olmadıkları için bu meselelerde direkt hüküm çıkartamazlar. O zaman fertlerin, âlimlerin çıkartmış oldukları hükümlere bağlı olmaları gerekir. Çünkü âlimlerin görevi herkesin yapamayacağı ayet ve hadisleri açıklamaktır.
Bu hususiyet başka bir şeydir. Dayandıkları delil olup olmamasına bakmaksızın âlim denilen kimselerin söylediklerine körü körüne sırf âlim sözüne uyabilmek için bağlanmak ise bambaşka bir şeydir ve bu son derece sakıncalı bir davranıştır. Zaten bu şekildeki körü körüne bir bağlanış, hakiki âlim ve müçtehitlerin istemediği bir davranıştır. Müslüman olarak yaptığımız ve inandığımız her şeyin delilini bilerek hareket edersek, ancak bu şekilde kâfirlerin İslâmi inanç, ibadet ve kavramları tahrif etmek suretiyle İslâm’ı yeryüzünden kaldırıp yok etme planlarını boşa çıkartmış oluruz.

Yazan: Abdurrahman Muhacir



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

  HİKMET   Klasik sözlüklerde  hikmet  kelimesinin (çoğulu  hikem ) “yargıda bulunmak” anlamındaki  hükm  masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca “engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak” mânalarına gelen  ihkâm  masdarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tesbitine göre Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra  hüküm  de denmektedir (Cemheretü’l-luġa, “ḥkm”). Bu iki kelimenin anlamını birbirine daha da yaklaştıran Cevherî, hikmetin ihkâmla bağlantısı sebebiyle  hakîm  kelimesine hem “işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan” hem de “âlim ve ilmî hüküm sahibi” mânalarını vermektedir. İshak b. İbrâhim el-Fârâbî ise hikmetin anlamını kısaca “mânaları idrak ...
KUR'ÂNDAKİ TESETTÜR Sözlükte “örtünmek, kuşanmak; başkaları ile kendisi arasına perde koymak, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek” anlamlarındaki  tesettür , terim olarak ilgilileri ve ölçüleri dinen belirlenmiş örtünme yükümlülüğünü ifade eder. Kelimenin kökünü oluşturan  setr , “örtmek, gizlemek, perdelemek, engel olmak” gibi mânalara gelir. Aynı kökten  sitr  gizlenmeye yarayan engel, perde vb. şeyler için ve mecazen “çekinme, korku, hayâ” anlamında kullanılır. Yine bu kökten türeyen  seter  “kalkan” mânasındadır;  setîr  ve  mestûr  mecazen “iffetli” demektir. Bir hadiste Allah’ın sıfatı olarak geçen setîr (sittîr) kelimesi “örten ve koruyan” şeklinde açıklanmıştır.  Tesettür ayetleri ve açıklaması: A’raf Suresi 26. Ayet :   “ Ey âdemoğulları!” Şu bir gerçektir ki size hem çıplaklığınızı örtecek hem de güzel görünmenizi sağlayacak giyim-kuşam (yapma bilgisini) öğrettik. Ama sizi koruyan ve sakınmaya yarayan takva elbi...
ALLAH'IN NÛR'U Allah Nurunu tamamlayacak mı yoksa tamamladı mı? Bunca ayet ortadayken bir ayeti cımbızlayıp, Allah Nurunu tamamlamamış diye ortaya koyup İsa gelecek, Mehdi gelecek, şu gelecek bu gelecek, şöyle olacak, böyle olacak diyerek yıllarca insanları kandırdılar sanki başka kurtuluş yolları yokmuş gibi. Ve tamamlanmış Nurdan uzaklaştırıp Bâtıl şeylerle meşgul ettiler. Nasıl mı? "Onlar ağızlarıyla (türlü yalan ve iftiralarla, şirk ve inkâr sözleriyle) Allah’ın, nurunu söndürmek (yeryüzünde geçersiz kılmak) istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu, tamamlayacaktır. Çünkü müşrikler istemese de dinini bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Saff 8, 9) Bu ayete baktığımızda zalimler Allah'ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar diyor.  Allah'ın Nur'unu nasıl söndürmeye çalıştılar/çalışıyorlar? "Küfre sapanlar dediler ki: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) gürültü edip yaygara...