Ana içeriğe atla

HAYAT NASIL BAŞLADI?

Bismillah!

Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 
Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.

Allah'ın Selamı ve mağfireti hidayete tabi olanların üzerine olsun!

Yaşamın kökenini anlamaya yönelik çalışmalar biyoloji ve insanın doğal dünyayı anlaması üzerinde çok büyük etkisi olmasına rağmen sınırlı bir araştırma alanıdır. Bu sahadaki ilerlemeler, araştırılan sorunun önemi yüzünden birçok insanın ilgisini çekse de genellikle yavaş ve aralıklıdır.

Bu amaçla yani 'Hayat nasıl başladı?' sorusuna tarih boyunca farklı cevaplar geldi. Tarihin ilk zamanlarında Vitalizm görüşü hakimdi. Bu görüş ilke olarak hem ruhtan hem de organizmadan ayrı bir hayatı kabul eden fizyolojik öğretidir. Bu görüş, bütün uzvi aksiyonları kapsar. Bu görüşün savunucularından olan Aristoteles 'canlıların kendilerini gerçekleştirme gücü yine kendi potansiyellerinde saklıdır' der. Yani yaşayan tüm canlı organizmalar yaşam gücüne sahiptir. Herşey canlıda bulunur. Bu açıdan bakıldığında bir yaratıcının olmadığını, kendimizi yine kendimizin yaratabileceğini savunur.

Bilim tarihinin ilerleyen dönemlerinde Yaratılışçılık görüşü hakimdi. Bu görüşe göre hiçlikten bir varlık çıkamaz. Yani ortada bir canlı organizma var ise mutlaka onu yaratan bir güç olması gerekir. Bu güç ise yaratıcıdır. Yaratıcının 'Ol!' demesiyle oluşur. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde yaşamın, canlılığın bir yaratıcı tarafından yaratıldığı görüşünden giderek uzaklaşarak hayatın kendi kendine oluştuğu görüşüne kaynaklık eden abiyogenez görüşü benimsenmeye başladı. Yaşamın doğal sürecini cansız varlıklardan canlıların kendiliğinden oluşabileceğini savunur. Başka bir deyişle bilinçsiz ve cansız olan atomların kendiliğinden ve hiçbir gücün etkisi olmadan bilinçli birer canlı oluşabileceğini savunur. Abiyogenez teorisi Dünyada canlı varlıkların cansız maddelerden doğal kimyasal süreçlerle oluştuğunu öne süren bir teoridir. Buna göre, oluşan ilk canlı formları basit yapılıydı ve kademeli olarak kompleks hale geldiler. Örnek vermek gerekirse mutfaklarımızda depoladığımız tahılların içerisinde zamanla ortaya çıkan ve uçuşan küçük kurtçuklar, fareler veya etin üzerinde zamanla beliren kurtçuklar kendiliğinden oluşmuştur. Yani cansız olan tahıl ya da etten canlı varlık olan kurtçuk yada fare kendiliğinden -hiçbir güç olmadan- meydana gelmiştir.

Bu teoriyi yaptığı deneylerle savunanlar ya da çürütenler de olmuştur. Bu teoriyi savunan Amerikan kimyagerler Harold C. Urey ve Stanley Miller, Oparin-Haldane teroisini test ettiler ve Dünya’nın ilk var oluşunda bulunduğu düşünülen bazı inorganik bileşenlerden başarılı bir şekilde organik moleküller sentezlediler. Bu deneyde, iki bilim insanı sıcak suyu; su buharı, metan, amonyak ve moleküler hidrojen gazıyla kombine ederek 'atmosferi' oluşturdular ve oluşturdukları atmosferi elektriksel akım boşalmalarıyla titreştirdiler. Bir hafta sonra Miller ve Urey, Dünya’nın simüle edilmiş koşulları altında yaptıkları deney sonucunda basit organik moleküllerin (amino asitler dahil) oluştuğunu gözlemlediler. Ki bu aminoasitler canlılığın temelini oluşturan proteinlerin yapı taşlarıdır. Peki bu aminoasitler nasıl proteine dönüştü? Bu soruya "Önce genler " veya " Önce metabolizma " diyenler olmuştur. Buna ilişkin Abiyogeneze dair pek çok cevaplanmamış soru bulunmaktadır. Deneyler inorganik maddelerin protobiyont ve protohücre gibi yapılara tamamen dönüşümünü henüz ispatlayamamıştır. “RNA Dünyası”önerisinde de, tamamlanmış RNA nükleotitleri oluşturmak için gerekli olan pürin ve pirimidin bazlarının sentez mekanizmasındaki önemli farklılıklar henüz bağdaştırılamamıştır. Abiyogenze ilmi nitelikteki ilk darbeyi İtalyan asıllı ilim adamı Françesko Redi indirmiştir. Redi, yazdığı ‘Böcek Türleri Üzerine Tecrübeler’ adlı eserinde şunları anlatır: İlâhî emirle dünyaya gelen hayvan ve bitkiler aynen ilk yaratıldıkları şekillerini muhafaza ederek varlıklarını sürdürmektedirler. Cansız maddeden kendiliğinden canlılar teşekkül edemez. Her ne kadar çürümüş hayvan ve çürümekte olan bitkiler içinde çok sayıda kurtçuklar görülmekte ise de bunların hepsi eşeyli üreme yoluyla var olmuşlardır ve içlerinde bulundukları çürümüş maddeleri sadece birer barınma ve beslenme vasatı olarak kullanmaktadırlar. Redi, deneyinde ilk başta ağzı açık kavanozların içine et parçaları koydu. Daha sonra bir süre beklediğinde et parçalarının üzerinde larvaların oluştuğunu gördü. Daha sonra sekiz kavanozun içine et koydu ve dördünün ağzını kapattı ve diğer dördünü açık bırakarak bir deney yaptı. Deneyin sonucunda sadece ağzı açık olan kavanozların yani sineklerin yumurtalarını bırakabileceği kavanozların içinde kurtçukların oluştuğunu gördü. Redi'nin karşıtları yani abiyogenezi savunanlar ise dört kavanozun hava almadığı için larvaların oluşmadığını savundular. Redi, bunun üzerine o dört kavanozun ağzını sadece hava alabilecek kadar küçük gözenekleri bulunan bezlerle kapatıp deneyi tekrarladı ve yine larvaların oluşmadığını gözlemledi. 17. yüzyıldan günümüze en azından bütün yüksek ve gözle görülür organizmalarda, daha önceki kendiliğinden oluş kanaatinin yanlış olduğu açık bir şekilde gösterilmiştir. Alternatif görüş Latince tabiriyle "omne vivum ex ovo" idi: Her canlı daha önce yaşayan bir canlıdan (bir yumurtadan) gelir. Kendiliğinden üreme hipotezi Louis Pasteur’ün bakteriler üzerindeki deneysel çalışmasıyla çürütülmüştür. Pasteur sterilize edilmiş ortamlarda mikroorganizmaların çoğalmasının olanaksızlığını ispatlayarak bir canlının ancak bir canlıdan oluşabileceğini kanıtlar. Ne var ki, canlıların ancak canlılardan türeyebileceği gerçeği de yaşamın kökenini yeterince aydınlatmamaktadır.

Peki hayatın nasıl başladığına dair Kur'an ne diyor?

Bu soruya cevap olarak Bakara Suresi 117. ayete bakalım: "O, göklerin ve yerin eşsiz-örneksiz yaratıcısıdır; bir şeyin olmasını dilediğinde ona "ol!" der, hemen oluverir."

Rahman Suresi 29.ayete bakalım: "Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'ndan ister(O'na muhtaçtır). O her an yaratma halindedir."

Al-i İmrân Suresi 189. ayete bakalım: "Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter." 

Sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz Allah (Subhanehu ve Teala )'ın ol demesiyle yaşam başladı ve hayat buldu. Yani bir Müslüman canlılığın vitalizm görüşüne dayanarak yaşam için gerekli potansiyelin kendisinde saklı olduğunu düşünmesi ya da abiyogenez teorisine göre bilinçsiz atomların kendiliğinden bir araya gelerek bilinçli birer organizma oluşturabileceğini benimsemesi hatalıdır. Canlıların ve hele insan gibi muntazam bir varlığın oluşumunu Miller deneyine dayanarak tesadüflere bağlamanın ya da doğanın keyfine bırakmanın selim akılla bağdaşır bir yanı yoktur. Canlılığın meydana gelmesi ve onunla birlikte sonunda insan gibi bir varlığın ortaya çıkması doğanın keyfine ya da tesadüfe bırakılamaz. Zira Paleontolojinin bildirdiğine göre canlı varlık olağanüstü duyguludur. En küçük bir ısı değişimi, tuz tenörünün değişmesi, suyun akış yönündeki değişmeler ya da güneşin ışık yoğunluğunda meydana gelen azalıp artmalar sonucunda, belirli hayvan çeşit ve türlerinin sürüler halinde yok oldukları yeni ve değişik ortama uygun olanların meydana çıktıkları bir gerçektir. Dolayısıyla canlının oluşması için ileri sürülen şartların tümünün tesadüfen ortaya çıkması mümkün değildir.

Kur’ân'ın insanın yaratılışı için ne der, birde bu konuya açıklık getirelim;

Nuh Suresi 14. Ayete bakalım: "Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır."

Nuh Suresi 17. Ayete bakalım: "Allah sizi yerden bitirip yetiştirmiştir."

Secde Suresi 7. Ayete bakalım: "O ki yarattığı her şeyi en iyi şekilde yaratmıştır. İnsanı yaratmaya çamurdan başladı."

Hac Suresi 5. Ayete bakalım: "Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim; ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır."

Muminun Suresi 12, 13,14. Ayetlerine bakalım:

"Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz;Sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz. Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir."

Furkân Suresi 54. Ayete bakalım: "İnsan türünü sudan yaratıp onların arasında soy ve sıhriyet bağı kuran da O’dur. Rabbin üstün kudret sahibidir."

Yukarıdaki ayetler ve daha birçokları ışığında Kur'an'da insan için iki türlü yaratılıştan bahseder.

1-İlk insanın yaratılışı, 

2-İlk insandan sonraki nesillerin yaratılışı. 

Yüce Allah ilk insanı topraktan özgün bir biçimde yarattığını ve ona ruhundan üfleyerek can verdiğini açıkça beyan etmektedir. Bu insan bütün dinlerin üzerinde ittifak ettiği Adem (as.)’dır. Dolayısıyla, Adem ilk peygamberdir, ilk insan değildir söylemi Kur’an’a ve sahih hadislere aykırı bir söylemdir. Kur’an ayetlerini te’vîl ederek insanın kökenini insan olmayan varlıklara bağlamak hem dine hem bilime ters düşmektedir -bu açıdan Darwinin evrim teorisi din ile çelişmektedir-. 

Diğer nesilleri ise sudan yarattığını beyan etmektedir. Bilindiği üzere insanın ana rahmindeki ilk maddesi sudur ve insan bu sudan yaratılmıştır. Bütün semavi dinler evrenin Allah'ın ol demesiyle canlandığını ve hayat bulduğunu söyler. Her şey en küçük noktadan en büyük noktaya, en azdan en çoğa doğru gitmiştir. Hiçbir şey kendiliğinden oluşmamıştır. Bilim şuna gelmiştir ya da gelecektir. Atom altı parçacıklar, kuarklar… ve sona geldik bunlar nasıl hareket ediyor? Ona etki eden kuvvetler ne ? İşte o sonsuz kuvvet sahibi Allah'tır. Bilim açıklayamadığı sona geldik ya da çok yakınız.

Yazan: Pınar Başdinç

Kaynakça:

Aydın, H. (2014, Eylül 1). Bilim ve Gerçek: https://bilimvegelecek.com.tr 

Oğuz, C. (2020, eylül 3). Ekog: https://ekog.org 

Marshall, M. (2016, ekim 31 ). BBC Earth: http://www.bbc.com 

https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Abiyogenez




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

  HİKMET   Klasik sözlüklerde  hikmet  kelimesinin (çoğulu  hikem ) “yargıda bulunmak” anlamındaki  hükm  masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca “engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak” mânalarına gelen  ihkâm  masdarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tesbitine göre Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra  hüküm  de denmektedir (Cemheretü’l-luġa, “ḥkm”). Bu iki kelimenin anlamını birbirine daha da yaklaştıran Cevherî, hikmetin ihkâmla bağlantısı sebebiyle  hakîm  kelimesine hem “işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan” hem de “âlim ve ilmî hüküm sahibi” mânalarını vermektedir. İshak b. İbrâhim el-Fârâbî ise hikmetin anlamını kısaca “mânaları idrak ...
KUR'ÂNDAKİ TESETTÜR Sözlükte “örtünmek, kuşanmak; başkaları ile kendisi arasına perde koymak, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek” anlamlarındaki  tesettür , terim olarak ilgilileri ve ölçüleri dinen belirlenmiş örtünme yükümlülüğünü ifade eder. Kelimenin kökünü oluşturan  setr , “örtmek, gizlemek, perdelemek, engel olmak” gibi mânalara gelir. Aynı kökten  sitr  gizlenmeye yarayan engel, perde vb. şeyler için ve mecazen “çekinme, korku, hayâ” anlamında kullanılır. Yine bu kökten türeyen  seter  “kalkan” mânasındadır;  setîr  ve  mestûr  mecazen “iffetli” demektir. Bir hadiste Allah’ın sıfatı olarak geçen setîr (sittîr) kelimesi “örten ve koruyan” şeklinde açıklanmıştır.  Tesettür ayetleri ve açıklaması: A’raf Suresi 26. Ayet :   “ Ey âdemoğulları!” Şu bir gerçektir ki size hem çıplaklığınızı örtecek hem de güzel görünmenizi sağlayacak giyim-kuşam (yapma bilgisini) öğrettik. Ama sizi koruyan ve sakınmaya yarayan takva elbi...
ALLAH'IN NÛR'U Allah Nurunu tamamlayacak mı yoksa tamamladı mı? Bunca ayet ortadayken bir ayeti cımbızlayıp, Allah Nurunu tamamlamamış diye ortaya koyup İsa gelecek, Mehdi gelecek, şu gelecek bu gelecek, şöyle olacak, böyle olacak diyerek yıllarca insanları kandırdılar sanki başka kurtuluş yolları yokmuş gibi. Ve tamamlanmış Nurdan uzaklaştırıp Bâtıl şeylerle meşgul ettiler. Nasıl mı? "Onlar ağızlarıyla (türlü yalan ve iftiralarla, şirk ve inkâr sözleriyle) Allah’ın, nurunu söndürmek (yeryüzünde geçersiz kılmak) istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu, tamamlayacaktır. Çünkü müşrikler istemese de dinini bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Saff 8, 9) Bu ayete baktığımızda zalimler Allah'ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar diyor.  Allah'ın Nur'unu nasıl söndürmeye çalıştılar/çalışıyorlar? "Küfre sapanlar dediler ki: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) gürültü edip yaygara...