Ana içeriğe atla

MEZHEPLERE/FIRKALARA AYRILMAK 

Sözlükte “gitmek” anlamındaki zehâb kökünden hem masdar hem de “gidecek yer ve yol” mânasında mekân ismi olan mezheb kelimesi, terim olarak “dinin aslî veya fer‘î hükümlerinin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistem” diye tanımlanabilir. Tanımda yer alan aslî hükümler dinin inanç esaslarını, fer‘î hükümler ise ibadetler ile insanlar arası münasebetleri hedef almaktadır. İman esaslarını konu edinen mezhepler itikadî (Mu‘tezile, Eş‘ariyye, Mâtürîdiyye vb.), diğerleri de fıkhî mezhepler (Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli vb.) diye isimlendirilmiştir. İslâm tarihinde dinî ve siyasî gruplaşmalar oluşum aşamasında “ashâbü’l-makālât” diye anılmıştır. Bunun sebebi, bazı âlimlerin toplumdaki meselelerle ilgili olarak “makāle” (görüş, söz) adıyla risâle yazmaları yahut bazı konular hakkında görüşlerini sözle ifade etmeleridir. Giderek belirginleşen bu görüşler belli bir süreç içinde gruplaşma mahiyetini almış, ashâbü’l-makālât artık, “bir kurucunun liderliğinde ortak düşünceler etrafında bir araya gelen gruplar” anlamına gelmeye başlamıştır. Daha sonra fırka (çoğulu fırak) kelimesi İslâm mezhepleri tarihinde zümreleşmeyi ifade eden en yaygın terim olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de zehâb kökü çeşitli türevleriyle birçok âyette yer almakla birlikte (, “ẕhb” md.) mezhep kelimesine rastlanmamaktadır. Fırka sözlük anlamında bir âyette geçmekte (et-Tevbe 9/122), nihal ve makālât da Kur’an’da görülmemektedir. Hadislerde de mezhep terim olarak zikredilmemiş, Hz. Peygamber ümmetinin düşeceği ihtilâfları genellikle fırka kelimesiyle ifade etmiştir. Klasik kaynaklarda müslümanların inanç ve fikir alanındaki ayrılıklarının daha çok fırka ile karşılanmasında hadisteki bu kullanımın rolü vardır. (TDV İslam Ansiklopedisi) 

İslâm’ın inanç esasları, ibadetleri ve sosyal hayatla ilgili kuralları vahiy ile (Kur'an) ortaya konulmuş, Resûl-i Ekrem de vahyi (Kur'ân'ı) eksiksiz aktarmış, en güzel şekilde rol modellik etmiş, Kur'ân hayata nasıl doğru aktarılır göstermiştir ve günümüze kadar uygulanarak gelmiştir. Resûl'ün Kur'ândan başka bir yolu, sünneti, mezhebi ve şeriatı olmamıştır. 

Şahısların yorumları ve te'villeri ile din inşa edilmez ve belirlenmez, aksine din parçalara bölünür, bölük pörçük olur, her kafadan bir ses çıkar birlik ve dirlik bozulur. 

Allah katında tek geçerli yol, din, Kur'ân da aktarılan İslamdır. Bu yoldan sapanlar haktan sapmış  ve şeytanın yoluna girmiştir. 

Şimdi gelin Kur'ân da mezheplere, fırkalara ayrılmanın tehlikesine bakalım:

 "Onlar ki (müşrik olanlar) dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular (dağıldılar, ayrıldılar). Her hizb (mezhep, taraftar, grup) kendi yanında olanla sevinmektedir (övünmektedir, şımarmaktadır)." (Rûm 32)

Dinin tamamını almak yerine, işine gelen kısmını alarak, dinin bütünlüğünü bozan, te'vil ve tahrif eden; dini mezhebe, tarikata, örgütsel cemaatleşme dönüştürüp bölen, parçalayan, her birinin kendi mezhep ve cemaatini doğru bulup, övdüğü müşrikler gibi olmayın diyor Rabbimiz. Yada Dinlerini ayıran, parça parça olan, yani fıtratı kavrayacak bir ruh ve vicdanla hareket etmeyip her biri, kendi kuruntusuna veya birilerinin kendilerine dayattığı Kur'ân dışı sapkın yollara, dünya menfaatlerine, şöhret davasına göre bir heva ile dînini ayırıp ayrı bir önder arkasına düşerek fırka fırka olan ve her biri kendilerindekine güvenen ve kendilerinden başka doğru kabul etmeyenlerden olmayın.


"Fakat (Allah’ın onlara gönderdiği) emirlerini (işlerini) kendi aralarında zeburlar (yasalar, kurallar, sahifeler, kitaplar) halinde parçalayıp ayırdılar. Her hizb (mezhep, taraftar, grup) kendi yanında bulunanla sevinmektedir (övünmek, şımarmaktadır)" (Mü'minun 53)

Önce hakikati parçalayıp, sonra onun elindeki parçasıyla övünmek… Oysa parçalanan hakikat hakikat olma niteliğini kaybeder.
Maalesef bugün Müslümanların(!)da İslam dininin tek kaynağı olan yüce Allah’ın kitabı Kur’an’ı Kerimi, yani yüce Allah tarafından indirilen Kur’an’daki hak dini terk ederek, uydurma hadisleri, israiliyatları, mezhepleri, meşrepleri, tarikatları vs. adeta kendilerine bir din haline getirdikleri yüzünden pek çok hizip ve fırkalara ayrıldıkları, hatta bu konuda Yahudi ve Hristiyanları bile çok geride bıraktıkları bir vakiadır. Öyle olmuş ki, bunlar Kur’an’la, İslamla ve Müslümanlıkla değil, Sünnilikle, Şiilikle, mensubu bulunduğu şu veya bu mezhebi, meşrebi ve tarikatı vs. ile övünmeye başlamış, kendisi gibi aynı ekolün, mezhebin veya meşrebin mensubu olmayan diğer Müslümanları da sapıklık, fasıklık, bidat ve hurefacılıkla itham etmeye başlamıştır. Bunun neticesinde ise, İslam dünyası paramparça olup adeta birbirlerine düşman olmuşlardır. Hâlbuki yüce Allah Hac 78. ayette: ‘’O (Allah), sizleri bundan (Kur’an’dan) önce de bundan (bu vahyin, Kur’an’ın gelişinden) sonra da Müslümanlar olarak adlandırmıştır…’’ diyerek, Müslümanlık ismi dışında hiçbir ismi bize uygun görmemiştir. Ne zaman ki Müslümanlar kendilerine sadece Müslüman adını verip, tek hidayet rehberi ve kaynağı olan Kur’an’ı Kerimi bilip, hiçbir şeyin/söz konusu oluşumların, uydurma hadisler ve bunlardan kaynaklanan yanlış tefsirlerin, israiliyatların, mezheplerin, meşreplerin, tarikatların vs. gibi fırkaların/ etkisi altında kalmadan Kur’an’ı, yine Kur’an’dan öğrenmeye ve hayatlarını sadece Kur’an’a göre düzenlemeye çalışırlarsa, işte o zaman bütün Müslümanların bir araya gelip, huzur, barış, uhuvvet (kardeşlik) ve ümmet şuuru ile birlik ve beraberlik içinde yaşamaları mümkün olacaktır. 

"Gerçek şu ki; dinlerini (bütünlüğünü bozup tanınmaz  hale getirerek) parça parça edip hizblere (mezhep, taraftar, gruplara) ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur (onlar için yapabileceğin birşey kalmadı). Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Zamanı geldiğinde Allah onlara vaktiyle yaptıklarını haber verecektir (gösterecektir)." (En'am 159)

“İnançların bütünlüğü” nden kastedilen İslâm Dininin kendisidir. Hangi tarihi isimlendirme altında olursa olsun Allah’a inanan ve dinine tabi olan herkes bu mesajın doğrudan muhatabıdır. Müslümanım diyenlerde bu mesajdan üzerlerine düşeni almak zorundadır. Zira bugün Müslümanların(!) yaşadığı İslam’la Allah’ın gönderdiği İslam aynı değildir. Müslümanların(!) yaşadığı İslam’a baktığımızda görüyoruz ki; bidatlerle, hurafelerle, menkıbelerle yozlaştırılan din statik bir hal alarak Arap kültürüyle bütünleşmiş ve daha sonra farklı grupların, mezheplerin, cemaatlerin elinde aslını kaybederek tanınmaz hale gelmiştir. Öyle ki; Rabbi Allah olan lakin Allah’ı dara düştüğü zaman hatırlayan, peygamberi Muhammed olan ancak Hz. Muhammed’i sadece bir şefaatçi olarak gören, kitabı Kur’an olan fakat Kur’an’ı bir tılsım gibi düşünen, dini İslam olduğunu söyleyen ama İslam’ı bir kimlik olarak kullanan, aklı olan ama aklını işletmek yerine atalarının aklıyla yaşayan bir ümmet meydana gelmiştir. 
Yani, bunlar: Dinin bir kısım emirlerini tanıyıp, bir kısmını tanımayarak parçalayan, dinlerini çeşitli emeller, mabutlar ve önderlerle çatallandıran veya “din, insanın rûhuna aittir, hayatına karışmaz, din başka, devlet başkadır” diyerek, dinlerini birçok işlerinden ayıranlardır. Veya bu suretlerden biriyle hak dinlerinden ayrılmaya kalkışanlar, çalışmalarını tevhit ve Kur’an için değil, ayrışma için sarf edenler ve parça parça olanlar. Yani her biri ayrı bir reise ve başka bir his ve hevaya taraftarlık ederek fırka fırka olup tefrikaya düşenlerdir. Yahudiler ve Hristiyanlar da böyle olmuşlar ve maalesef Müslümanım diyenlerde her sıkıntılı dönemlerinde bu hallere düşmüşlerdir. 

"Kendi elleri ile kitabı yazdıktan sonra karşılığında az bir dünyalık menfaat (makam, mevki, şöhret) için: “Bu, Allah katından geldi.” diyenlerin vay haline! Kendi elleriyle yazdıklarından ötürü yazıklar olsun onlara! Ve yine bütün o kazandıklarından ötürü yazıklar olsun böylelerine!" (Bakara 79)

Bu ayetlerle; Tevrat’ta tahrifatın yapıldığı ve Yahudilerin dünyalık menfaat için kendi yazdıklarını, “Allah’ın ayetleri,” diye Tevrat’ın içine sokarak insanları inandırmaya çalışmaları anlatılıyor. Aynı zamanda bir önceki ayette olduğu gibi bu ayetle de o günün Yahudileri üzerinden, bugünün Müslümanına; Kur’an dururken ya da ilahi emirde her şey açık ve net olarak ortaya konmuşken, vahyin önüne geçerek insanların yazdıkları ya da ortaya koyduklarıyla amel etmenin doğru olmayacağı yönünde de bir mesaj veriliyor. Dini okuyup öğrenmenin önemi de açıkça ortaya çıkıyor. Malum günümüzde birtakım insanlar tarikat, cemaat, dernek, vakıf adı altında iyi niyetli, temiz, inançlı fakat dinini bilmeyen insanları İslam’a hizmet adı altında şahsi çıkar ve menfaatlerine hizmet ettirebilir. 
Buradaki “kitap” kelimesinin belirli olarak kullanılmasından dolayı bu kitabın, “Tevrât” olma ihtimâli çok kuvvetlidir. Bazı rivâyetlerde (Kurtubî) Yahûdîlerin bir kısım küçük kitapçıklar yazıp, bunları; “Allah’tan gelen kitapmış” gibi insanlara dünya menfaatleri karşılığı verdikleri aktarılmaktadır. Ayrıca buradan; Yahûdî âlimlerinin Tevrât’ı kendi arzularına uydurmakla kalmayıp, içerisine kendi tarihlerini, bâtıl inançlarını, ekleyip bütün bunlarla, “Kitab-ı Mukaddes” diye insanları kandırmaya çalışmaları da anlaşılabilir. Tabiiki buradan Müslümanları kandırmak için bazı şahıs ve cemaatlerin Kur’an yerine koymaya çalıştıkları efendilerinin kitaplarını anlamamak da mümkün değildir. Zira İnsanları Allah ile aldatmanın en çok kullanılan yolu, yazdığı kitabın Allah tarafından yazdırıldığını söylemek veya ortaya koyduğu görüşlerin Allah'ın kitabından alındığı izlenimini vermektir.

"Ve kendilerine beyyine (açık, belirgin, net deliller, kanıtlar; Kur'ân) geldikten sonra bölünüp/ayrılıp ihtilaf (farklılık, zıtlık, kararsızlık, şüphe) edenler gibi olmayın. İşte onlar, evet onlar için büyük bir azab vardır." (Âl-i İmran 105)

Yani, aynı ortak inanç kaynağından beslendikleri ve aynı manevi hakikatler temeline dayandıkları halde “Yahudi” ve “Hristiyan” olarak bölünen ve bu kimlikler altında değişik mezheplere ayrılan Kitâb-ı Mukaddes’in takipçileri gibi olmayın!
Kitab-ı Mukaddes, tahrif edilmiş şekilleriyle Tevrat, Zebur ve İnciller yanında, bazı peygamberlere atfedilen kitaplar, Pavlus’ un kitap ve mektuplarından oluşmuş kitaplar bütününe verilen addır.
Lokmân 31:21’de ifade edildiği üzere [tefrika] ve ihtilaf bir ateştir ve içine düşenleri yakacaktır. İşte Kur’an bu felaketlerle karşılaşmamak için muhataplarını uyarmakta ve [tefrika] ile [ihtilaf]ı onların gündeminden çıkarmalarını istemektedir. Kur’an da hiç olmayan konular hakkında yine Kur’an ışığında fikir belirtmesi bağlamında farklı görüşler elbette ileri sürülebilir; ancak bunları dini metin gibi mutlak doğru haline getirerek insanlara dayatmaya çalışmak dünyada perişanlığı, mahşerde ise ağır bir azabı beraberinde getirecektir.
Geçmişte peygamberlerin getirdikleri kitaplara ve apaçık delillere rağmen insanlar, anlamsız ve faydasız tartışmalar yüzünden asıl görevlerini unutmuşlar ve kendilerine tevdi edilen emaneti koruyamamışlardır. İçine düştükleri ayrılık, toplumların bölünmesine ve parçalanmasına sebep olmuştur. Sonuçta insanlar hakkı ve adaleti ayakta tutamaz, zulme karşılık veremez, iyilikleri tavsiye edemez, kötülükleri engelleyemez duruma gelmişlerdir. Fakirler, mazlumlar ve âcizler ezilmiş, güçlülerin, zenginlerin ve zalimlerin haksızlıkları karşısında bir şey yapılamamıştır. Neticede insanlar mutsuz olmuşlar, dünya onlar için bir zindan, hayat katlanılamaz bir işkence haline gelmiştir. Bu yüzden Allah müslümanları uyarmakta, geçmiş milletlerin düştükleri hataya düşmemelerini emretmektedir. Ama maalesef bugün Müslümanlar(!) bu korkunç duruma düşmüşlerdir. Kur’an’ı Kerim’in anlatımıyla yüce Allah öteden beri, insanlığa gönderdiği ilk vahiy mesajlarıyla ’’hüve semmakümül müslimiyne min kablu’’(Hac-78) yani, ‘’O Allah öteden beri adınızı Müslüman koymuştur’’denildiği hâlde bu isim yerine Hz. peygamber döneminde olmayan ve daha sonra uydurma rivayetlere dayanılan ve Kur’an da olmadığı hâlde din adına oluşturulan ekoller, ehli sünnet, ehli şiâ, fıkhı mezhepler, meşrepler, tarikatlar, hizipler vs. daha nice adlar altında Müslümanlar bölünüp parçalanmışlardır. Yani Müslümanlar öyle bir duruma düşmüşlerdir ki İslam dininin yegâne kaynağı olan Kur’an’ı Kerim’i bırakıp mensup oldukları siyasi ekolün, fıkhı mezhebin, tarikatın, meşrebin ve hizbin Kur’an dışı görüş ve içtihatlarını din hâline getirmişlerdir. Oysaki İslam dini ve onun yegâne kaynağı Kur’an’ı Kerim bu uydurulan dinden beridir. Bu yüzden Allah resulü kıyamet gününde yüce Rabbimize bu durumu şöyle arz edecektir. Furkan- 30. ayette ‘’ Ve (kıyamet günü) elçi der ki: "Rabbim! Gerçekten benim kavmim, (ümmetim benden sonra) bu Kur’an’ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar." denilmektedir. İşte bu ilahi mesaj, bizim için gerçekten büyük bir uyarıdır. Zira bugün Kur’an terk edilmiş, onun yerine uydurma hadis ve rivayetlerden oluşan Kur’an dışı uydurulmuş bir dinle karşı karşıyayız..Müslümanlar Kur’ân’ı Allah kelâmı olduğunu kabul ederek onun her çağda geçerli ve yeterli olduğuna inandıklarını söyledikleri hâlde, gerçekte Kur’an’ı hayatlarının rehberi yapamayan ve ona aktif bir âmelle uyum sağlayamayan, dinin tek temel kaynağı olan Kur’an’i Kerim yerine uydurma hadisleri, mezhep, meşrep ve tarikatlarıın içtihat ve görüşlerini koyan ve adeta Kur’an dışı uydurulmuş bir din yaşayan bugünkü Müslümanlar ‘’Bu Kur’an’ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bırakmışlardır.” İşte ahiret günü Allah resulü de bu konuda kendi ümmetinden böylece şikâyetçi olacaktır. Hz. Peygamber, bizi Allah’a böyle şikâyet ettiğinde hâlimiz nice olur?

"Topluca Allah’ın ipine (Kur'ân'a) yapışın ve ayrılmayın (ayrılığa düşmeyin)..." ( Âl-i İmran 103)

Allah’a karşı gereği gibi saygılı olmak ve müslüman olarak ölebilmek için Allah’ın ipine/Kur’an’ına toptan yapışarak tevhid inancında birleşmek, ayrılıktan uzak durmak ve hayatın sonuna kadar imanı korumak gerekir. İslâm dini inançta ve amelde birliğe büyük önem verir. Bunun içindir ki inanç alanında Allah’ın birliği ilkesini getirdiği gibi, ibadet alanında da hac ve namaz gibi insanları bir araya toplayarak müslümanların birliğini sağlayacak prensipler koymuş, amelî tedbirler almıştır. Fert olarak veya bölünmüş gruplar halinde yaşayanların dinlerini ve milliyetlerini korumaları kolay değildir. Bunların sosyal, maddî ve mânevî baskılar karşısında dayanma güçleri az olduğundan daima din ve milliyetlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunurlar. Bu tür baskılar peygamberleri bile zor durumlarda bırakmış, bu sebeple Allah’tan yardım istemeye mecbur kalmışlardır (bk. Bakara 2/214; Âl-i İmrân 3/52). Din dışında elbette insanlar arasında fikir ayrılığı olabilir ki bu fıtrattandır. Fakat Allah’ın razı olamadığı fikir ayrılığı ellerindeki Kur’ana rağmen oluşan fikir ayrılığıdır. İslâm, düşünce ayrılığının düşmanlığa dönüşmesini, insanları çekişen ve vuruşan kamplara ayırmasını müsamaha ile karşılamaz. Nitekim bu âyet-i kerîmede müslümanların birliği Allah’ın bir nimeti olarak değerlendirilirken, toplumsal barışı tehdit eden – ve İslâm’dan önce örnekleri çokça görülen–çekişme hallerini her an içerisine düşüp yanabilecekleri ateşten bir çukurun kenarında bulunmaya benzetmiştir. Allah, insanların böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalmamaları için Kur’an’a sarılmalarını, onun genel prensiplerinin dışına çıkmamalarını emretmektedir
Âyette geçen “hep birlikte” ifadesi, kolektif şuurla yaşamanın gerekliliğine bir işarettir. Allah’ın rızasını kazanma anlamında her Müslüman Hz. Peygamber’in öncülük ettiği dinin müntesibi ve onun getirdiği Kitab’ın muhatabı olarak tek bir vücut olmalı, yürekler hep aynı gaye için birlikte atmalıdır. Çünkü Allah Resulü tüm insanlığın peygamberidir. (A’râf, 7/158) ve o Peygamber’in tebliğ ettiği Kitap da aynıdır. O halde davranışlar da aynı hedefe yönelik olmalıdır. Nur sûresinin 24/31. âyetinde “hep birlikte tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!” buyrularak, tevbenin bile toplu yapıldığı takdirde kurtuluşa vesile olacağı vurgulanmaktadır.
Ancak bugün Müslümanların Allah’ın emri gereği sadece Kur’an’a sarılıp etrafında kenetlenmeleri gerekirken, maalesef hadis adı altında uydurulan rivayetler ve din adına uydurulan mezhepler, tarikatlar, meşrepler, hizipler ve fırkalar hâlinde bölünüp parçalanmışlar ve hatta birbirlerine düşman gibi olmuşlardır.

"Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin yoksa korkuya kapılırsınızda gücünüz gider. Ve sabredin çünkü Allah sabredenlerle beraberdir." (Enfâl 46)

Er-Rasul yerine rasulehu gelmesi, itaat gerekçesinin onun Allah’ın elçisi olduğu sonucunu verir.
Allah’a ve Resulüne itaat emri verilirken bu emrin muhataplarının aynı zamanda her bakımdan fikir ve hareket birliği içerisinde olmaları gerektiği hatırlatılıyor. Sosyal bir varlık olan insanın kapasitesi sınırlıdır. Onun için münferit (tek başına) olarak hareket etmesi asla doğru olamaz. Birliğin olmadığı yerde başarı olmaz, zafer elde edilmez, doğru netice alınmaz. Ali İmran 103’te, “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin” buyrularak birliğin ehemmiyetine vurgu yapılıyor.
Tefrikanın ve çekişmenin ciddi bir enerji kaybına yol açacağına vurgu yapan ayet mü’minler için bu tehlikeye karşı uyanık olmalarını istiyor. Hadis adı altında Kur’an’a aykırı olan ve peygambere iftira olan “Ümmetin ihtilafında rahmet vardır
” uydurma sözle kendi yalan ve yanlış uygulamalarına kılıf uyduruyorlar ve maalesef Resulü de buna alet ediyorlar. İhtilaf, tefrikadır, çatışmadır, ayrılıktır, bozuşmadır, kavgadır. Niza ve tefrika uzlaşının ve tevhidin zıddıdır. Yani bölünmüşlüğün, parçalanmışlığın ve nifakın adıdır. Nifakın olduğu yerde rahmet olmaz, tefrikanın ve niza’ın bulunduğu yerde kuvvetten söz edilemez. Onun için Allah, “eğer parçalanırsanız gücünüzü kaybedersiniz ama birliğinizi korumak için gayret gösterir, sabrederek kararlı ve dirençli tavır sergilerseniz o zaman Allah da sizinle beraber olur” buyuruyor.

"(Aslında) İnsanlar, tek bir ümmetten başkası değildi; sonra (aralarında ihtilaf edip) anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlaka aralarında (hemen) hüküm verilmiş (ve işleri bitirilmiş) olup giderdi." (Yunus 18)

Yukarıdaki anlam akışı içinde bu ayet, sadece insanlığın bir zamanlar içinde bulunduğu mütecanis topluluk halini değil, aynı zamanda, Kur’an’da sık sık temas edildiği üzere, bütün insanların zihinsel ve ruhsal yaratılış itibariyle Allah’ın varlığını, birliğini ve sınırsız kudret ve egemenliğini kavrayabilecek bir yapıda, bir fıtratta olduklarına da zımnen işaret etmekte ve insanı temel kavrayıştan uzaklaştıran bütün eğriliklerin, aslında, onun doğuştan getirdiği yeti ve yatkınlıklara zamanla yabancılaşmasından doğan zihnî karışıklıkların ürünü olduğunu îma etmektedir. Lafzen, “ayrılığa düştükleri bütün konularda aralarında hüküm verilmiş olurdu”: yani, Allah katından, ilahî vahyin temas ettiği meselelere yaklaşımlarında ayrılığa düşecekleri, farklı görüşleri benimseyecekleri yolunda önceden irade edilmiş bir karar olmasaydı -ki ayette geçen “kelime” sözcüğünün bu akış içinde anlamı budur- hakkın ne olduğu konusunda kendilerine apaçık deliller, burhanlar ulaştıktan sonra artık birbirleriyle ihtilafa düşmezler, tersine daha başından aynı görüşleri benimseyip sonuna kadar onlara bağlı kalırlardı. Oysa, böyle bir tek örneklilik insanların zihnî, ahlakî ve toplumsal gelişmelerini önleyeceği için, Allah, insan aklını vahyin rehberliğiyle destekliyerek hakkı seçmeyi ve ona götüren yolu bulmayı insanların kendi ihtiyarına, irade ve tercihine bırakmıştır. Başlarına hemen kıyamet koparılıp gerekli cezaları derhal verilirdi. Fakat Cenab-ı Hak, insanlara kendilerinin acele ettikleri gibi belayı acele vermez, onlara mühlet verir. Nitekim Fâtır suresinin 45. ayetinde "Eğer Allah, insanları elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde kımıldayan bir canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir vakte kadar tehir etmiştir!" buyurulmuştur. 

“Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye, dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de (aynen) şeriat yaptık (hayat düsturu olarak öngördük). Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, dileyeni buna seçer ve içten kendisine yöneleni de hidayete erdirir. Onlar, kendilerine hakikatin bilgisi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer (azabın) belli bir süreye kadar (ertelenmesi ile ilgili olarak) Rabbinden bir hüküm gelmemiş olsaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. İşte bakın, öncekilerden ilahi kelamı devralanlar (şimdi) onun öğretileri hakkında şüpheye varan büyük bir tereddüt içindeler. (Ey Resul!) İşte bundan dolayı sen insanları Allah'ın dinine davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Onların isteklerine, hevalarına uyma ve de ki: “Ben, Allah Kitap olarak ne indirmişse ona iman ettim. Bana aranızda (zengin–fakir, Arap–acem, siyah–beyaz ayırımı yapmadan) adaleti gözetmem, eşit davranmam emrolundu. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışmanın bir yararı yoktur. Nasıl olsa Allah, bir gün hepimizi bir araya toplayacak ve aramızdaki hükmünü verecektir. Nitekim dönüş sadece O'nadır.”(Şura 13, 14,15)

Bu buyruk tevhid, ahirete, meleklere, peygamberlere, kitaplara iman, namaz, oruç, zekât, kurban vs. ibadetlerin eski ümmetlerden beri farz olduğunun delillerindendir. (Bakınız: Bakara 2:83, 183; Âl-i İmrân 3:39; Mâide 5:12; Yûnus 10:87; İbrâhîm 14:40; Kehf 18:21; Meryem 19:31, 55, 59; Tâhâ 20:14; Hacc 22:26-30, 34-37; Enbiyâ 21:73; Lokmân 31:17; Necm 53:56.) Tevhide yani vahye yönelik davet her kime ağır geliyorsa bilsin ki onda şirkle ilgili bir sorun vardır. Demek ki peygamberlik [kesbî] yani kazanmayla değil, [vehbî] yani ilahi belirlemeyle verilmiştir. (Bakınız: Âl-i İmrân 3:179; Hacc 22:75.,Benzer mesajlar: Ra‘d 13:27; İbrâhîm 14:4; Nahl 16:93; Hacc 22:16; Fâtır 35:8; Müddessir 74:31.) Yani Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (s.a.v)’e kadar gönderilen dinlerin temel inanç esasları, ana hükümleri, amaçları ve metotları hep aynıdır. Zîrâ hepsini Allah göndermiştir ve Allah’ın hükümleri, insanların hükümleri gibi değişip durmaz. Çünkü Allah, asla yanılmaz ve neyin ne olduğunu ve olacağını eksiksiz bilir, hükümlerini ona göre gönderir. Değişen tek şey toplumların sosyokültürel yapısına göre helal ve haramlardı.
Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” ifadesi, Kur’an’a sarılmanın ve onu dinin yegâne kaynağı olarak görmenin ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Kur’an hem bizim hem de Hz. Peygamber için dinin tek kaynağıdır. “Hz. Peygamberin ahlâkı Kur’an ahlâkıdır” boşuna dememişler. Kur’an ayrı, sünnet ayrı değildir. Peygamberimizin sünneti Kur’an’dır ve Kur’an’ı yaşamaktır. Dinde ayrılığa düşmemenin en sağlam yolu Kur’an’ı ve onun uygulayıcısı Hz. Peygamberi hakem yapmaktır. “Eğer Allah'a ve ahiret gününe (gerçekten) inanıyorsanız anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah'a ve Resulüne götürün. Bu (sizin için) en hayırlısıdır ve sonuç olarak da en iyisidir.” (Nisa 4/59) Allah’ın sorunları çözmesi vahiyle olur, vahyin insanlara ulaşması da peygamber aracılığıyla gerçekleşir. Dolaysıyla burada hükmü veren doğrudan Allah’tır. Nitekim “(Ey Muhammed!) Sana ne vahyolunduysa ona uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret! ...” (Yunus 10/109) buyrulmaktadır. Bu da gösteriyor ki Hz. Peygamber vahiyle hüküm vermiş, hayatını vahiyle dizayn etmiş ve tebliğini sadece vahiyle yapmıştır. Yani dinin temel ilkeleri ve esasları konusunda söylediklerinin ve hayata geçirdiklerinin tamamının kaynağı sadece vahiy olmuştur. Ama kaynak sayısı artırılırsa işte o zaman isim sayısı kalır ama din sayısı da artar. Bugün olduğu gibi herkes kafasına göre adı İslâm olan fakat İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’an’la bağlantısı olmayan bir din ihdas eder ve bu dini de uydurma hadislerle Hz. Peygambere dayandırır. Ondan sonra mezhep savaşları üzerinden milyonlarca Müslümanın kanı dökülür, hayatı elinden alınır. Bu konuda örnek görmek istiyorsanız geçmişten günümüze İslam coğrafyasına bakmanız yeterlidir.
Din: Kişinin kendi iradesiyle seçtiği, iyiliğine veya kötülüğüne göre, sonunda iyi veya kötü bir sonuca varacağına inanarak tuttuğu yoldur. Buna göre iradeli olarak yapılan her türlü tapınma veya kabul edilen her türlü sistem, düşünce tarzı, birer dindir. (Kapitalizm, Marksizm, Demokrasi, Budizm, Hinduizm, Sofizm v.s gibi…) Sonuçta Allah’ın gönderdiği dinler dışında, doğru din yoktur. O din de “tevhit” yani bütün Peygamberlere gönderilen, “İslâm Dini”dir. 

Aşağıdaki görselde de islam adı altında oluşan fırkalar gösterilmiştir. Yalnızca Resül’ün Kur’ana uyduğu gibi Kur’ana uyanlar dosdoğru yoldadırlar, diğerleri hepsi batıldır.

Seda Eryiğit

İstifade Edilen Kaynaklar:
- Kur'an sözlükleri
- Kur'an tefsirleri
- Esbab-ı Nuzul 
- www.kuranmeali.com sitesi mealleri



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

  HİKMET   Klasik sözlüklerde  hikmet  kelimesinin (çoğulu  hikem ) “yargıda bulunmak” anlamındaki  hükm  masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca “engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak” mânalarına gelen  ihkâm  masdarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tesbitine göre Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra  hüküm  de denmektedir (Cemheretü’l-luġa, “ḥkm”). Bu iki kelimenin anlamını birbirine daha da yaklaştıran Cevherî, hikmetin ihkâmla bağlantısı sebebiyle  hakîm  kelimesine hem “işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan” hem de “âlim ve ilmî hüküm sahibi” mânalarını vermektedir. İshak b. İbrâhim el-Fârâbî ise hikmetin anlamını kısaca “mânaları idrak ...
KUR'ÂNDAKİ TESETTÜR Sözlükte “örtünmek, kuşanmak; başkaları ile kendisi arasına perde koymak, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek” anlamlarındaki  tesettür , terim olarak ilgilileri ve ölçüleri dinen belirlenmiş örtünme yükümlülüğünü ifade eder. Kelimenin kökünü oluşturan  setr , “örtmek, gizlemek, perdelemek, engel olmak” gibi mânalara gelir. Aynı kökten  sitr  gizlenmeye yarayan engel, perde vb. şeyler için ve mecazen “çekinme, korku, hayâ” anlamında kullanılır. Yine bu kökten türeyen  seter  “kalkan” mânasındadır;  setîr  ve  mestûr  mecazen “iffetli” demektir. Bir hadiste Allah’ın sıfatı olarak geçen setîr (sittîr) kelimesi “örten ve koruyan” şeklinde açıklanmıştır.  Tesettür ayetleri ve açıklaması: A’raf Suresi 26. Ayet :   “ Ey âdemoğulları!” Şu bir gerçektir ki size hem çıplaklığınızı örtecek hem de güzel görünmenizi sağlayacak giyim-kuşam (yapma bilgisini) öğrettik. Ama sizi koruyan ve sakınmaya yarayan takva elbi...
ALLAH'IN NÛR'U Allah Nurunu tamamlayacak mı yoksa tamamladı mı? Bunca ayet ortadayken bir ayeti cımbızlayıp, Allah Nurunu tamamlamamış diye ortaya koyup İsa gelecek, Mehdi gelecek, şu gelecek bu gelecek, şöyle olacak, böyle olacak diyerek yıllarca insanları kandırdılar sanki başka kurtuluş yolları yokmuş gibi. Ve tamamlanmış Nurdan uzaklaştırıp Bâtıl şeylerle meşgul ettiler. Nasıl mı? "Onlar ağızlarıyla (türlü yalan ve iftiralarla, şirk ve inkâr sözleriyle) Allah’ın, nurunu söndürmek (yeryüzünde geçersiz kılmak) istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu, tamamlayacaktır. Çünkü müşrikler istemese de dinini bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Saff 8, 9) Bu ayete baktığımızda zalimler Allah'ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar diyor.  Allah'ın Nur'unu nasıl söndürmeye çalıştılar/çalışıyorlar? "Küfre sapanlar dediler ki: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) gürültü edip yaygara...