Ana içeriğe atla

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ ALLAH’INDIR

Egemenlik: Hâkimiyet, mülkiyet, otorite, yönetim, tasarruf, bir toprak parçası ya da mekân üzerindeki kural koyma gücü ve hukuk yaratma kudretidir. 

İslam da egemenlik kayıtsız şartsız yanlızca Allah'a aittir. Ne peygamberler ne melekler ne cinler ne de diğer insanlar, hiç kimse Allah'ın egemenliği/hakimiyetinde söz sahibi değillerdir. Onlar sadece Allah’ın hükümlerini doğru ve isabetli bir şekilde yani hikmetle uygulamak zorundadırlar. Peygamberler hem Nebi (yüceltilmiş/seçilmiş, haberci beşer) hemde Resûl (elçi)dirler. Nebi, sadece insan peygamberler için söylenirken, Resûl, hem insan hem melek hemde cin peygamberler için kullanılır. Bu yüzden her Nebi Resûldur ama her resul Nebi değildir. Nebiler, insan oldukları için yerler, içerler, gezerler, evlenirler, toplumları gibi giyinirler, dünyevi konularda kendi nefislerine göre konuşabilir ve hatta hata edebilirler. Olağanüstü bir güçleri yoktur. Yani bu anlamda diğer insanlardan hiç bir farkları yoktur. Tek farkları seçilmiş olmaları, vahiyle birebir muhatap olmaları ve Allah katında derecelerinin yüksek olmasıdır. Nebiler aynı zamanda Resûl yani vahyin elçileri oldukları için din adına kendilerinden bir şey söyleyemezler, hata edemezler. Vahyi olduğu gibi aktarmalı ve Allah'ın verdiği hikmetle (vahyi doğru ve isabetli uygulamakla) rol model olmalıdırlar. İşte nebilerin, Kur'ân'ın rol modelliğini yapmalarına, uygulamalarına Sünnet diyebiliriz. Bundan ötürü peygamberler Allah'ın elçileri olduğu için onlara itaat dolaylı yoldan Allah'a itaattir, onları sevmek Allah'ı sevmektir, onları red etmek Allah'ı red etmektir. Peygamber asla vahiy (Kur'ân) dışında birşey söylemez ve uygulamaz. Çünkü Hz Aişeninde dediği gibi o yürüyen Kur'ândı. O sadece ona vahyedilene uyardı. Helal ve haram belirleme yetkisi yoktur, Allah’ın belirlediği helal ve haramları anlatmak ve uygulamalı olarak göstermekle mükelleftir. 

Peygamber olmayan insanlara (siyasi ve dini liderlere), egemenlik/hüküm yetkisini verenleri de varın siz düşünün. 

Şu önemli hususu da belirtip öyle ayetlere geçelim; 

Allah bir konu hakkında açıkça bir hüküm vermemiş veya detaylı bir açıklama yapmamışsa, Kur'ânın ışığında ve ölçüsünde bizim belirlememizi istemiş ve bize bırakmıştır. Kur'ana vakıf olan ilim ehli Müslümanlar istişare (Şura) ile bunu belirleyebilirler. Çünkü Kur’ân evrenseldir, ölçüleri her çağa uygundur. Örneğin Kur'ân da helal ve Tayyip (temiz, sağlıklı) olanı yiyin demiştir. Helal olma ölçüsünü belirtmiş (eziyet vermeden besmele ile kesilecek, leş ve kan olmayacak vs) hatta bazı hayvanları özellikle yasak etmiştir, ismini vermediklerini de helal ve Tayyip ölçüsüne uygunsa yiyin diyor. Bir hayvan Kur'ân da adı geçmiyorsa, fakat Tayyip (temiz, sağlıklı) ise ve helal usule (besmele, leş olmama vs) uygunsa yenir. Yada diğer bir örnek tesettür; Allah tesettür ölçülerini vermiş (vücut hatları göstermeyecek, dikkat çekmeyecek vs) fakat renk ve kumaş belirtmemiştir. Herkes verilen ölçüye uygun şekilde geleneklerine, iklim şartlarına göre giyinebilir demiştir. 

İşte bu yüzden İslam kolaylık ve rahmet dinidir, zorlu ve zorba bir din değildir. Tabi benim bahsettiğim peygamberimizin uyguladığı Kur'ândaki İslamdır. Şimdiki gelenekçi, bozulmuş, uydurulmuş İslam adı verilen dinler değildir. Yani Kur'ân'da ki Hâkk İslam ile insanların İslam süsü verdiği Batıl dinleri karıştırmamak gerekir. İnsanları yaratan Allah, onların fıtratına uygun yasaları ve yaşam tarzını Kur'ân da apaçık belirtmiştir, sınırları koymuştur ve nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini açıkça beyân etmiştir. Dinlerini Kur'ân ile kemale erdirmiş ve son noktayı koymuştur. Kur'âna uyan dünyasını da ahiretini de mamur eder. Ne mutlu Resûlün yolu olan, Kur'ân/Tevhid yolunda olanlara, müjdeler olsun onlara! 

Şimdi gelin, Kur'ân da Allah'ın egemenliği/hâkimiyeti ile ilgili ayetlere bakalım:

"Her şeyin melekutü (egemenliği, hükümranlığı, yönetimi, otoritesi) elinde olan (Allah')ın şanı ne yücedir. Ve hepiniz ancak O'na döndürüleceksiniz!" (Yasin 83)

Göklerin ve yerin (evrenin) hükümranlığından kasıt, evrendeki canlı ve cansız bütün varlıklarla olayların yaratılıp yönetilmesidir. Kur’an öğretisine göre Allah kadir-i mutlaktır; evrende olup biten her şey O’nun ilim, irade ve kudret sıfatlarının eserleridir. O, bütün sebeplerin sebebi, hâkimler hâkimidir. Evrenin yasalarını koyan, sebep ve illetleri belirleyen ve her şeyin bu yasalara ve sebeplere göre işleyişini sağlayan O’dur…

"Göklerin ve yerin mülkiyetinin (egemenliği, otoritesi, hükmü) Allah'a ait olduğunu ve ALLAH'tan başka bir sahip ve yardımcın olmadığını bilmez misin?" (Bakara 107)

Mülk: Hükmetmek/emretmek/saltanat sürmek, muktedir olmak/yapabilmek, kontrol etmek, güç/yetki/otorite, kral/hükümdar, krallık/hükümdarlık. Sahibinin üzerinde her tür tasarrufa yetkin ve yetkili olduğu ve üçüncü şahıslara karşı ortaya konulabilen şeye verilen isimdir.

"Göklerin ve yerin mülkü (egemenliği, otoritesi, hükmü) Allah'ındır. Yaşatan ve öldüren O'dur. Sizin, Allah'tan başka bir veli (dost, koruyucu) ve bir yardımcınız yoktur." (Tevbe 116)

"Göklerin ve yerin (tüm evrenin) mülkü (egemenliği, otoritesi, hükmü) Allah’ındır. Dönüş de (yalnız) Allah’a dır." (Nûr 42)

"Göklerin ve yerin mülkü (egemenliği, otoritesi, hükmü) O'na aittir. Hayat veren de öldüren de O'dur. O'nun gücü her şeye yeter." (Hadid 2)

"Göklerin ve yerin mülkü (egemenliği, otoritesi, hükmü) O'na aittir. Her işin sonu Allah'a varır." (Hadid 5)

De ki: “Şefaat, tümden ve sadece Allah'ındır. Gökler ve yer üzerindeki mülk (egemenlik, otorite, Hakimiyet) O'nundur ve sonunda yalnız O'na döndürüleceksiniz.” (Zümer 44)

"Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, Her Şeye Vekildir. Göklerin ve yerin anahtarları (kontrolü, idaresi) O'ndadır. Allah'ın ayetlerini inkâr edenlere gelince, işte ziyana uğrayacaklar onlardır." (Zümer 62, 63)

Vekil: İşlerin idaresini üzerine alan, sorumluluğunu yüklenen, güvenip dayanılan. Her şeyin koruyucusu, yöneticisi, dayanağı ve kefili olan; varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan kontrol altında tutan, rızkını ve hak ettiğini veren.

"Göklerin ve yerin mülkü (egemenliği, otoritesi, hükmü, tasarrufu) yalnız Allah'a aittir. (O,) dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir. Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir. Dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, (her şeyi) hakkıyla bilen, (her şeye) hakkıyla gücü yetendir." (Şura 49, 50)

"Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin mülkü (egemenliği, otoritesi, hükmü) kendisine ait olan Allah'ın şanı yücedir. Kıyamet saatinin bilgisi sadece O'na aittir. Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz (ve hesabınızı da O'na vereceksiniz)." (Zuhruf 85)

“(Her daim olduğu gibi) O gün (de) gerçek mülk (mutlak egemenlik, hükümranlık) Rahmân’ındır ve o gün kâfirler için oldukça zor bir gün olur." (Furkân 26)

"Göklerin ve yerin mülkü (egemenliği, otoritesi, hükmü) Allah’a aittir. Son Saat gelip çattığı Gün, (Dünyada Allah’ın egemenliğini reddederek O’nun hükümlerini) geçersiz kılmaya çalışanlar, işte o Gün hüsrana uğrayacaklardır." (Casiye 27)

"Göklerin ve yerin mülkü (egemenliği, otoritesi, hükmü) Allah'a aittir. O, dilediğini (hak edeni kendi lütfuyla) bağışlar, dilediğine (layık olduğu kadar) ceza verir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Fetih 14)

“Dilediğine ceza verir” ifadesi, “cezayı hak ettiği halde isterse affeder, isterse hak edilen cezayı verir” demektir. Yoksa “istediğini yakar, istediğini cennete koyar” demek değildir. Yani kişi cezayı hak edecek bir suç işler, Allah da bu suçun cezasını isterse verir isterse vermez anlamındadır.

"Rabb'iniz; gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üstüne istiva eden; geceyi, durmadan takip eden gündüze katan; Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine tabi kılan Allah'tır. Dikkat edin! yaratma da yarattıklarını koyduğu yasalara göre yönetme de yalnız O'na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir! (Â'raf 54)

"Gün" Allah katındaki bir gün, bize göre bin yıl kadar olduğu için buradaki zaman mıdır yaşam mı yoksa başka bir anlam mı bilmiyoruz. “İstiva” sözlükte yükselmek, kurulmak, istikrar etmek ve karar kılmak, “arş” ise Allah’ın hâkimiyet tahtı ve sınırsız kudret makamıdır. Allah'ın arşa istivası tam olarak nasıldır, ne demektir bilmiyoruz, mahiyeti Allah'a kalmıştır. Şüphesiz Allah'ın şanına yakışır şekildedir der ve susarız. Ayrıca Allah (cc) yaratma sıfatıyla emretme/hükmetme/yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez. Yaratmak, kayıtsız şartsız Allah’a (cc) ait olduğu gibi egemenlik de kayıtsız şartsız Allah’a (cc) aittir. Bu yetkiyi Allah (cc) adına millete, krala, parlamentoya, din adamlarına verenler Allah’a (cc) ortak koşmuş ve O’nun dışında rabler edinmişlerdir.

“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yûsuf 40)

Hükmün Allah’a (cc) ait olması, iki şeyle irtibatlandırılmıştır: Allah’a (cc) kulluk ve dosdoğru bir din. Hâkimiyet yetkisini Allah’a (cc) veren ve O’nun yasası dışında yasa tanımayanlar, Allah’a (cc) kul olan ve dosdoğru dinin mensuplarıdır. Egemenliği kayıtsız ve şartsız olarak Allah (cc) dışında herhangi bir şahıs, ideoloji veya kurumda görenlerse Allah’ın (cc) hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlere/düşüncelere ibadet edenlerdir.

De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin (tüm evrenin) gaybı (görülemeyeni) O’nundur. (Resulüm!) Sen (Ashab-ı Kehf) hakkında yalnızca onun (Allah’ın) söylediğini kendilerine göster ve duyur. Onların (göklerde ve yerde bulunanların), Ondan başka bir velisi (sahibi, koruyucusu ve yardımcısı) yoktur. O, (teşriî olsun tekvini olsun) kendi hükmünde (egemenliğinde, hükümranlığı da, otoritesinde, yasa koymada) hiçbir kimseyi ortak yapmaz." (Kehf 26)

Ne bir peygamber, ne bir melek, ne bir cin ne de herhangi bir insan Allah'ın egemenlik, Hakimiyet, Otorite, Tasarruf ve Yasa koymada yetkisi yoktur, ortağı da değildir. Aksini iddia eden ayetleri red etmiş ve kâfirlerden olmuş olur. Allah, resul dâhil hiçbir kimseyi tekvini ve teşriî hükmünde kendine ortak yapmaz. Dini kaide ve kuralları koyma, helal haram kılma yetksini kimseye vermez ve bunlara ait had ve cezaları kimsenin takdir ve insafına da bırakmaz. Çünkü dini hükümlerin tek kaynağı yüce Allah’ın vahiy yoluyla gönderdiği Kur’an’ı Kerimdir. Bu nedenle Allah Resulü bile dinin şariî ve hüküm koyucusu olamayacağı gibi, vahye dayanmayan hiçbir şeyi de helal ve haram kılamaz. Onun bize kadar gelen mütevatir ve sahih sünneti ancak onun Kur’an’a uygun yaşama tarzı ve uygulama şekli olabilir. Zaten vahyin tamamı sadece Kur’an’daki ayetlerden ibarettir. Bunun dışında vahiy diye bir kaynak yoktur. Vahyi gayri metluv iddiası ise, Kur’an gibi başka bir kaynağı üretmek olup yüce Allah’a iftiradır. Ashab-ı Kehf kıssasının temel vurgusu tevhittir. Tarihin bir döneminde tevhit mücadelesi veren ve bu uğurda hicret edip uzlete çekilen bir grup insanın destansı bir şekilde başkaldırışını anlatan Kur’an, Mekke’de aynı mücadeleyi veren elçisi ve ona tabi olanlara bu kıssayı tahkiye /hikâye ederek, tevhit mücadelesinde yılgınlık göstermemelerini hatırlatmış, onlara adeta psikolojik destek sağlamıştır. 

"O (Allah) ki, göklerin ve yerin mülkü (hamiyeti, egemenliği, otoritesi, yönetimi) yalnızca O’na aittir; O çocuk edinmemiştir, hâkimiyetinde O’na herhangi bir ortak da bulunmamaktadır: zira her şeyi O yaratmış ve (bütün bunları) ölçüsünü kendi koyduğu yasalara bağlamıştır." (Furkân 2)

Allah'ın kulları üzerinde hüküm sahibi olduğu, onlara emir ve yasaklar şeklinde ölçüler koyduğu Müslümanlar arasında tartışmasız kabul edilmiştir. Zira bu tevhîd'in bir gereğidir Aksi ise şirktir. Kullara ise itaat düşer. İtaate karşılık sevap/ödül, itaatsizliğe karşılık ahirette günah/ceza vardır. 

"O, gündüzü kısaltarak geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatır. O, güneşi ve ayı (kendi kanunlarına) tabi kılmıştır, her biri (O'nun) belirlediği bir zaman içinde akıp gider. İşte (bunların hepsini yapan) Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'ndan başka yalvarıp durduklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarı kadar bile bir şeye sahip değillerdir." (Fatır 13)

"Şeytan onlar üzerinde egemenlik kurmuş ve onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, şeytanın tarafında olanlar ziyana uğrayanlardır." (Mücadele 19)

Şeytan; bir sıfattır. Allah'ın rahmetinden kovulmuş insan ve cin varlıklara denir. İlk bu sıfatı alan cinlerden olan iblistir. Allah'ın değil de insan ve cin şeytanların egemenliği/hükmü altına girenler ziyana uğrayanlar olacaktır. 

"Göklerde ve yerde olan her şey, (Allah’ın evrende koyduğu yasalara boyun eğerek lisani hâl ile) Allah’ı tesbih eder. Bütün mülk (otorite, egemenlik, hakimiyet, kâinatın yönetimi) onundur ve bütün övgüler O’na aittir. Ve O, dilediğini yapmaya gücü yetendir." (Teğabun 1)

Evrendeki bütün varlıklar mülk ve hükümranlığın mutlak sahibi ve her türlü hamde lâyık olan Allah’ı tesbih edip dururken, insanların bir kısmı –kendilerinin de O’nun yaratma sıfatının eseri olduğunu bilmezden gelerek-Allah’ı inkâr etmektedir. Tesbih kavramı, “bütün varlıkların ilâhî yasalara zorunlu olarak boyun eğmeleri” anlamını da içerdiğine göre esasen Allah’ı inkâr edenler de-kendileri fark etmeseler bile- bu genel tesbihe katılmaktadırlar (bk. İsrâ 17/44). Fakat yüce Allah, akıl ve muhâkeme yeteneği, irade gücü ve tercih imkânı bahşettiği insanın iradî tesbihi olan imana ve onun icaplarına göre davranmaya ayrı bir değer atfetmektedir. İşte bu âyetlerde insanoğlu, inkâr edebilmesinin dahi gerçekte ilâhî güç ve takdirin bir sonucu olduğu ama bu konuda kendisine tercih yetkisi verilmiş olmasından ötürü bu sorumluluğundan kurtulamayacağı hatırlatılarak, varlık sebebi üzerinde düşünmeye ve hayatını anlamlandırmaya çağırılmaktadır. 

"Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı ve yönetimi onlara ait midir ki, hükmümüzü kabul etmiyorlar? Madem fakirlerin, garibanların arasında yaşayan bir “yetime” Peygamberliği yakıştıramıyorlar, öyleyse bulabildikleri vasıtalarla ile (benzer ilahî bir makama) ulaşmayı denesinler (de, oradan âlemi yönetsinler, vahyi de dilediklerine, diledikleri gibi indirsinler! Yoksa inkârcılar, sahip oldukları sosyal, siyasal ve ekonomik güce mi güveniyorlar? Şunu iyi bilsinler ki:) Onlar, (Allah’ın karşısında dâimâ) yenilmeye mahkûm, gruplardan oluşmuş (derme çatma) bir ordudur!” (Sâd 10, 11)

Sonra şöyle dedi: “Ey oğullarım! (Şehre) hepiniz tek bir kapıdan girmeyin; (dikkat çekmeyecek şekilde) her biriniz farklı kapılardan girin. Ben Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Zira hüküm yalnızca Allah'a aittir. Ben yalnız O'na güvendim. Ve tevekkül edenler de yalnızca O'na güvensinler!” (Yûsuf 67)

"Kendi yalanlarınızı, Allah'a dayandırarak, dilinize geldiği gibi yalan yanlış, "Şu helaldir, şu haramdır." demeyin. Uydurduğu yalanı Allah'a dayandıranlar, kurtuluşa eremezler." (Nahl 116)

Bu ayette, Tevrat’ın orijinalindeki hükümleri bir tarafa itip kendi çıkarlarına göre, helal ve haram hakkında hüküm koyan Yahudiler uyarılıyor. Aynı uyarı bugün olduğu gibi bütün zaman ve toplumlar için de geçerlidir. Bir şeyin helal ya da haram olması tamamen Allah’ın yetkisindedir. Kimse Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığına da helal edemez. Bu hadsizlik aynı zamanda Allah adına hüküm koymak anlamına gelir ki bu hem şirk olur hem de küfür. Onun için bu hadsizliği yapanların kurtuluşa eremeyeceği ifade ediliyor. Çeşitli insanlar, kendi kendilerine bazı şeyleri helâl, bazılarını haram kılmışlardı. Bazı hayvanları erkeklere mahsus görüyor, kadınlara yasaklıyorlardı. Böylece çevrelerine hurâfe ağları örüyorlar, hem kendilerine, hem de çevrelerine zulmediyorlardı. İşte Kur’ân, Allah’ın yasakladığı şeyler dışında bir şeyin haram olmadığını vurgulayarak, kafalara vurulan prangaları kırıyor. Ayrıca başta “hadis” adı altında olmak üzere, din adına üretilmiş bilgi kaynaklarından “icma, kıyas, fıkıh” Allah’ın haram etmediği o kadar çok şey haram olarak tanımlanmış ki bu haram ve günahlarla İslam adeta mayınlı bir tarlaya dönüştürülmüş güç yetinilemez bir hal almıştır. Oysaki haram ve helali belirleme hakkı yalnızca Allah’a aittir

"Bu ceza, Allah’ın yasalarına uymaya çağrıldığınızda öfkeden deliye dönmeniz, Allah’ın yasalarından başka yasalara çağrıldığınız zaman sevinerek uymanız nedeniyledir. Üstelik sizler Allah’ın sözünün üstüne söz, hükmünün üstüne hüküm koydunuz. Artık hüküm Rabbinize aittir." (Mü'min 12)

"Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye (beşeri) idarelerini mi arıyorlar? Gerçeği görebilen bir toplum için, Allah'tan daha güzel hüküm veren kim vardır?" (Maide 50)

Allah’ın (cc) hükümleri dışında kalan her yasa, kanun, düzen “cahiliye”dir. Böylesi düzenlere razı olan ve imani bir tavırla reddetmeyen toplumlar, cahiliye toplumlarıdır. Şunu unutmamalı: Cahiliye bir zaman dilimi değil, bir zihniyet meselesidir. Bir yerde İslam/Tevhid varsa, mutlaka karşısında cahiliye vardır. Yasalarını Allah’tan almayan, hayatı İslamı ölçülerle okumayan, bilgisi vahye dayanmayan her insan/ toplum cahiliye ehlidir. Ayrıca bu ayet sadece dünyevî menfaat ve çıkar ilişkilerini gözeten tüm yasa, hukuk ve hükümleri kapsar. Yasaların da ruhu ve vicdanı vardır. Allah’ı görmeyen ve âhireti yok sayan her yasa ve hüküm hem ruhsuz hem vicdansız kalmaya mahkûmdur. Yine ayetten dinin ve hukukun yegâne kaynağı Kur’an olduğu ve Kur’an’dan başka dinin bir kaynağı olmadığının hükmü ortaya çıkmaktadır.

“Size Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indiren O iken ben Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım?” (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma." (En'am 114)

İslam’ın son ve en kapsamlı Kitabı olan Kur’an, hem Hz. Muhammed için hem de onun yolundan giden mü’minler için dinin tek referans kaynağıdır. Bir taraftan Kur’an’ın lafzından (hiç anlamadan) okuyarak sevap kazanmaya çalışmak, diğer taraftan hakemliği onlarca kaynağa baş vurarak yapmak ve bu kaynakları da bir yolunu bularak Hz. Muhammed’e dayandırmak bu ayettin ruhuna terstir. Üstelik yapılan bu yıkıma karşı çıkanları da din düşmanı ilan etmek en büyük ihanettir. Bu ifâdeden, Müslümanların hiçbir konuda Allah’ın kitabından başka bir şeyi veya birilerini aralarında hakem tayin etmeleri veya aralarındaki ihtilâfların çözümünü tağûtî güçlere asla götürmemelerinin gerektiği anlaşılmaktadır… Ayrıca bir önceki ayetlerde peygamber düşmanlarının Hz. peygambere yakıştırdıkları iftiralarını yaldızlı sözler olarak birbirlerine ilettiklerini bildiren yüce Allah, şimdi Hz. peygamber’in ağzından onlara üç maddeden oluşan en güzel cevabı veriyor: 1) Biricik yasa kaynağı Allah’tır, peygamber değildir, çünkü o da yüce Allah’ın bir kulu, bir beşer ve ilahi mesajları tebliğ etmekle görevli son elçisidir. 2) Allah’ın son ve evrensel yasası Kur’an’dır. Zira Kur’an’la İslam dininin bütün hükümleri tamamlanmış ve kemale ermiştir. 3) Kur’an detaylıdır ve bütün ilahi hükümleri içermektedir. ﴿ ‘’…ve bu Kitabı (Kur’an’ı) da sana, (din hususunda muhtaç olduğunuz) her şeyi bildiren, (tüm insanlık için) bir klavuz ve rahmet kaynağı ve müslüman olanlar için de bir müjde olarak peyderpey indirdik.’’ denilmektedir. (Nahl-16/89) İşte din konusunda muhtaç olduğumuz her şey Kur’an’da mevcuttur. Yani Kur’an İslam dininin yegâne kaynağıdır. Bu nedenle Hz. Peygamber din konusunda hüküm ve kural koyucu değildir. Çünkü Kur’an, insanın muhtaç olduğu bütün ilahi hükümleri içerir, sahih ve mütevatir sünnet ise, sadece bazı hükümlerinin uygulamasıdır. Biz, Kur’an yegâne kaynaktır dediğimiz zaman, bu şekilde anlaşılmalıdır. Zira hiçbir Müslüman Hz. Peygamberin sahih ve mütevatir sünnetini reddedemez. Yeterki söz konusu sünnet, Kur’ana aykırı olmasın, uydurma olmasın sahih ve mütevatir bir Kur’ani uygulama olsun.

"Görüş ayrılığına düştüğünüz her konuda hüküm tamamıyla Allah'a aittir. (De ki:) “İşte benim Rabbim olan Allah budur! Ben sadece O'na güvenir ve bütün samimiyetimle yalnız O'na yönelirim.” (Şura 10)

Hüküm tekvini ve teşriî olmak üzere ikiye ayrılır. Evren ve içindekileri yaratmak, takdir etmek ve idare etmek tekvini hükümdür. İnsanlar arasında hüküm vermek, dini konularda teşriî yapmak, helal ve haram kılmak gibi konulardaki hüküm ise teşriî hükümlerdir. İşte tekvini hükümler koymak yüce Allah’a ait olduğu gibi insanlar arasında hüküm vermek, helal, haram ve dini hükümler koyma yetkisi de sadece yüce Allah’a aittir. Bu nedenle bütün bu konularda yegâne ve tek merci kaynağı yüce Allah’ın kitabı Kur’an’ı kerimdir. Yani Kur’an’dan başka dini bir kaynak aramak yüce Allah’a ortak aramak anlamındadır. Oysa yüce Allah ‘’Allah hüküm verme konusunda kimseyi kendine ortak yapmaz’’

"Allah ile beraber başka varlıklara yalvarıp yakarma (dua etme)! O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun vechinden (yüzü/zatı) başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O'nundur ve kesinlikle O'na döndürüleceksiniz!" (Kassas 88)

Çünkü ancak Allah’a teslim olunur. Sadece O’na kulluk yapılır. O’nun dışında güç, kuvvet sahibi yoktur. Yalnızca O’nun koruyuculuğuna sığınılır. “O’ndan başka her şey yok olacaktır.” Çünkü her şey geçicidir, gidicidir. Mal-makam, güç-iktidar, hayat-nimetler, yeryüzü ve üstündekiler, gökler ve içindeki canlı-cansız tüm varlıklar, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm yönleriyle bu evren… Her şey yok olacaktır. Sadece yüce Allah’ın zatı baki kalacaktır. Tek başına O kalacak ve geride hiç kimse kalmayacaktır. “Hüküm O’nundur.” Dilediği gibi hükmeder ve bu hükmü istédiği gibi uygular. Hiç kimse hükmünde O’na ortak değildir. Ve kimse O’nun hükmünü geri çeviremez. Hiçbir emir O’nun emrinin önüne geçemez. Sadece O’nun dilediği olur. Başkası değil…

"Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb'e adamış kimseler ile alimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah'ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat'ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu halde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir." (Maide 44)

‘’Eslemü’’ ifâdesinden de, Allah’ın bütün Peygamberlere gönderdiği dinin adının, “İslâm dini” ve bu dinlere uyan kimselerin de “Müslüman” olduğu anlaşılmaktadır. Rabbaniyyün ise; derin ilim sahipleri, hikmet ve takva sahibi âlimler, idareciler, kendisinde ilim ile basiretli bir yöneticiliği toplamış kimseler, yüce Allah’ın emir ve yasaklarını bilen kimseler olduğu anlaşılmaktadır. Yine onlar o kitabın Allah katından gönderilmiş hak ve tümüyle doğru kitap olduğuna şahittiler. Bu kitaplarla yani Allah’ın gönderdiği vahiyle amel etmeyen, onu kanun ve yasa yapmayan, onunla hükmetmeyen hem kafir, hem zalim/müşrik hemde fasıktırlar. “Kâfirler sözünden kastedilenin, “nankörler” demektir, dinden çıkanlar değil, Allah’ın indirdiklerine inanmayanlardır” diyenler muhkem olan bu ayetleri işlerine gelmediği, hoşlarına gitmediği için nefislerine göre yorum ve tevil yapanlardır. Zaten Kafir demek hakka nankörlük yapan, hakkı örten, yüz çeviren demektir. Bunu basit bir nankörlük olarak göstermek hakikati gizlemektir. Ayrıca bu ayatte bahsedilen yahudilerdir, kitap olarak da tevrattır. Yani tevrattaki ayetleri inkar etmiyorlar. Bilakis inandığını söyleyip onunla hükmetmeyenlerdir. Ve bu yaptıklarından ötürü kafir (dinden çıkanlar) olduğunu söylüyor Rabbimiz.

" Onlara ayetlerimiz açıkça tilavet edildiği (okunup aktarıldığı) zaman, (öldükten sonra) bizimle karşılaşmayı ummayanlar (ahirete inanmayanlar), "Ya bundan başka bir Kur'an (hitap, ayet, söz) getir veya bunu değiştir!" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan (Kur'âna) başkasına uymam (onun verdiği hükümler dışına çıkmam). Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım." (Yunus 15)

Zamanımızda olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’in indiği devirde de kendi kafalarına göre din isteyenler veya Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve heveslerine göre değiştirilmesini isteyenler olmuştur. Halbuki Kur’an belli dönemlerdeki insanların geçici ve değişken arzularını karşılamak için değil, kıyamete kadar bütün insanlığın ruhî, ahlâkî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamak, dünyevî ve uhrevî saadetin yolunu göstermek için indirilmiştir. Bu sebepledir ki, âyette belirtildiği gibi Peygamber de dahil olmak üzere hiç kimsenin Kur’an’ın hükümlerini değiştirme yetkisi yoktur.

"Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah kendisine kitap, hüküm-hikmet (kitapla doğru, isabetli hükmetme) ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara "Allah'ı bırakıp bana kullar olun" desin. O ancak şöyle der: "Öğrettiğiniz şu Kitap'a ve okuyup araştırdıklarınıza dayanarak benliklerini Allah'a adamış kullar/Rabbaniler olun!" (Âl-i İmran 79)

Ehl-i Kitap bilginlerinin yalancılıkları beyân edildikten sonra, onların halkı sömürmek için uydurdukları, İsa’ya kudsiyet verilmesi, insanların peygamberlere ve din bilginlerine kul-köle olması yanlışı düzeltilmektedir: Allah’ın kendisine kitap, hüküm [yasama-yürütme] ve peygamberlik verdiği hiçbir beşer için [insanlardan hiçbir kimse için], insanlara, “Allah’ın yanı sıra bana da kul/köle olun” demek ve onları köle edinmek asla yakışmaz. Fakat, “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız [okuduğunuz] kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” (demesi yaraşır). Kısaca; köle edinmek yasak, elinize köle geçse, Kur’an’ın "özgürleştirin" iken, halen "Kur’an köleliği savunur veya yasaklamamış" demek, samimiyetsizliği gösterir. Ayrıca Nebi, dinde ikinci bir kaynak değil; yalnızca tek kaynak olan vahye çağıran bir elçidir.  Kısaca ayette [teslis] (üçleme) gibi inanışların uydurma olduğu bildirilmektedir. Ayrıca bu ayet herhangi bir peygambere kul olma iddiasının da hem kitaba hem peygambere hem de peygamberlik kurumuna yönelik bir iftira olduğunun delilidir.,Ayette verilmek istenen temel mesaj, bütün peygamberlerin çağrısını öğretmektir ki arzu edilen durum ümmetin fertlerinin birer [rabbânî] olmalarıdır. [Rabbânî] olanlar yani kendini, benliğini, En‘âm 6:162’de belirtildiği gibi bütün desteğini, ibadetlerini, hayatını, ölümünü, bir anlamda her şeyini âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a adayan yiğitler olmak risalet çağrısının temel öğretisidir. Bu mesajda bütün ilahî öğretilerin ortak amacı dile getirilmekte, vahyi öğrenip öğretmek ve vahiyden ders yapmak gerektiği ifade edilmektedir.

"(O gün bütün insanlar, hesap vermek üzere Rablerinin huzuruna) çıkacaklar ve hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmayacaktır. (Sesler kesilecek, başlar öne eğilecek ve şu ilâhî ferman duyulacak: Ey egemenliğime inanmayan ve egemenliğimde ortağım olduğunu iddia edenler:) Bugün mülk (hükümranlığı, egemenlik, Hakimiyet) kimindir?” (Ve yine Allah cevap verecek:“Bütün varlıklar üzerinde mutlak) Tek olan, her şeyi kudret ve hâkimiyeti altında tutan, Kahhar olan Allah’ındır!” (Mü'min 16)

Soran Allah, cevap veren yine Allah'tır. Çünkü kıyamet kopmuş hem tek, hem Kahhar olan Allah'ın sualine cevap verecek bir fert bulunamaz. 

Seda Eryiğit 

KAYNAKÇA

- Kur’an mealleri

Kur’an Tefsirleri

- Esbabı Nüzül

- Siyer ve islam tarihi kitapları




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

  HİKMET   Klasik sözlüklerde  hikmet  kelimesinin (çoğulu  hikem ) “yargıda bulunmak” anlamındaki  hükm  masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca “engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak” mânalarına gelen  ihkâm  masdarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tesbitine göre Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra  hüküm  de denmektedir (Cemheretü’l-luġa, “ḥkm”). Bu iki kelimenin anlamını birbirine daha da yaklaştıran Cevherî, hikmetin ihkâmla bağlantısı sebebiyle  hakîm  kelimesine hem “işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan” hem de “âlim ve ilmî hüküm sahibi” mânalarını vermektedir. İshak b. İbrâhim el-Fârâbî ise hikmetin anlamını kısaca “mânaları idrak ...
KUR'ÂNDAKİ TESETTÜR Sözlükte “örtünmek, kuşanmak; başkaları ile kendisi arasına perde koymak, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek” anlamlarındaki  tesettür , terim olarak ilgilileri ve ölçüleri dinen belirlenmiş örtünme yükümlülüğünü ifade eder. Kelimenin kökünü oluşturan  setr , “örtmek, gizlemek, perdelemek, engel olmak” gibi mânalara gelir. Aynı kökten  sitr  gizlenmeye yarayan engel, perde vb. şeyler için ve mecazen “çekinme, korku, hayâ” anlamında kullanılır. Yine bu kökten türeyen  seter  “kalkan” mânasındadır;  setîr  ve  mestûr  mecazen “iffetli” demektir. Bir hadiste Allah’ın sıfatı olarak geçen setîr (sittîr) kelimesi “örten ve koruyan” şeklinde açıklanmıştır.  Tesettür ayetleri ve açıklaması: A’raf Suresi 26. Ayet :   “ Ey âdemoğulları!” Şu bir gerçektir ki size hem çıplaklığınızı örtecek hem de güzel görünmenizi sağlayacak giyim-kuşam (yapma bilgisini) öğrettik. Ama sizi koruyan ve sakınmaya yarayan takva elbi...
ALLAH'IN NÛR'U Allah Nurunu tamamlayacak mı yoksa tamamladı mı? Bunca ayet ortadayken bir ayeti cımbızlayıp, Allah Nurunu tamamlamamış diye ortaya koyup İsa gelecek, Mehdi gelecek, şu gelecek bu gelecek, şöyle olacak, böyle olacak diyerek yıllarca insanları kandırdılar sanki başka kurtuluş yolları yokmuş gibi. Ve tamamlanmış Nurdan uzaklaştırıp Bâtıl şeylerle meşgul ettiler. Nasıl mı? "Onlar ağızlarıyla (türlü yalan ve iftiralarla, şirk ve inkâr sözleriyle) Allah’ın, nurunu söndürmek (yeryüzünde geçersiz kılmak) istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu, tamamlayacaktır. Çünkü müşrikler istemese de dinini bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Saff 8, 9) Bu ayete baktığımızda zalimler Allah'ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar diyor.  Allah'ın Nur'unu nasıl söndürmeye çalıştılar/çalışıyorlar? "Küfre sapanlar dediler ki: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) gürültü edip yaygara...